31 Aralık 2008 Çarşamba

TANRI’YLA SÖZLEŞME…
Ya Rabbi!..
Kulun Galip BARAN olarak ben,
BUNDAN BÖYLE:
* Çevreyi kirletmeyeceğime, aşırı tüketmeyeceğime, trafik kurallarını çiğnemeyeceğime, toplum sağlığına aykırı alışkanlıklar edinmeyeceğime, vergi kaçırmayacağıma, rüşvet vermeyeceğime/almayacağıma, iş ahlakının korunması için çaba göstereceğime, milli servete zarar vermeyeceğime, imar yasasına aykırı işler yapmayacağıma, her şeyi devletten beklemeyeceğime, eş deyişle, kırmızıda geçmeyeceğime.
Daha açık deyişle sana KULUK EDECEĞİME.
* Kırmızıda geçmeye kalkışan kullarını, “kırmızıda geçeni anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka tepki gösteremeyecek şekilde uyarma”yı öngören, “sosyal yaptırım” olarak bilinen bir yöntemle UYARACAĞIMA.
* Uyardığım kullarına, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını önereceğime SÖZ VERİYORUM.
Bir başka deyişle, tövbe ettim! Kabul et Ya Rab’im!
Duydum ki, sen kullarına yardım edene yardım edermişsin! Görüyorsun, ben senin kullarına yardım ediyorum, onlara da sana kulluk etmelerini öneriyorum. Sen değerlendir Ya Rabbim!
Kul GALİP
Bilinçolog, Yasa Bağımlısı.
Bilinç Üniversitesi Baş-amelesi
***
BEYİN + KALP

Erdoğan AKP’lilerin; Deniz CHP’lilerin; Devlet ise MHP’lilerin “iyi” olarak tanımladıkları siyasetçiler...
“İyi” siyasetçiler ulus için çalışmak amacıyla yola çıkıyorlar, kalabalıkları peşlerin takıyorlar.
Bu ülke ne “iyi” siyasetçiler gördü. Demirel gibi, Ecevit gibi, Erbakan gibi, Çiller gibi ve daha niceleri…
Sonuç? Ülke ne halde? Türkiye nereye gelebildi? ABD’nin, AB’nin, İMF’nin güdümünde bir ülke olmaktan kurtulabildi mi?
Ucuz etin yahnisi derler ya!…. Hiç kimse darılmasın, alınmasın ama bu toplum bunlardan daha “iyi”sini ÇIKARAMIYOR, belli ki. Bu satırları yazan da bu toplumun bir ferdiydi. Farklı değildi. Ta ki…..!
Ta ki ne ?
Merak edenler, “Ta ki”nin cevabını: www. bilinc-universitesi.blogspot.com,
http://www.turkcelil.com/; http://www.internethaber.eu/; http://www.galipbaran.blogspot.com/;
sitelerinde bulabilirler
**
Bakın Ruhbilim Uzamanı sayın Ergün Arıkdal bu konuda ne diyor bu konuda:
….her insanın vicdanının sesini dinlemesi çok önemlidir. O ses sonunda halkın, toplumun sesi haline gelir ki, bizim ülkemizin en büyük sıkıntısı budur. Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist olmuş durumda. Çok bencil bir milletiz biz. Dolayısıyla, vicdan sesini savunan, vicdanının ifadelerini ortaya koyan varlıklara çok ihtiyacımız var. Bu memleketin; bilim adamından, ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, seven, uyum sağlayan, ortak alan kurabilen insanlara ihtiyacımız var. Bizim asıl sıkıntımız buradadır.
ÖZETLE:
Bu memleketin; iyi siyaset adamından ziyade gerçekten sevebilen, vicdan sesini ifade etmeye çalışan insanlara ihtiyacı var; para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil !
Sevgi deyince aklımıza kadınlar gelmeli. Neden?
Bilinç Üniversitesi cevap veriyor: Bu alemde bu yalancı dünyada insanı anasından daha çok sevebilen bir varlık var mı?
Bu gerçekten yola çıkan Bilinç Üniversitesi “ÇÖZÜM! KADIN BAŞKAN” diyor.

Üniversite diyorsak aklınıza “Bilgi Çağı”nın “hiyerarşi bağımlısı” üniversiteleri gelmesin. “Bilinç Üniversitesi”nde hiyerarşi yoktur. Demokrasi vardır. Sahtesi değil MUTLAK olanı. Bu üniversitenin en üst düzey yetkilisi “baş-amale”dir. Diğer üyeler “amele”dirler. Baş-amelelik her ameleye açık bir makamdır.
Temeli 20 yıl önce Turgutreis’te atılan, emek, zaman ve çaba ile kurulan Bilinç Üniversitesi’ni tanımlarken, aslında, “insanlık” ve “sevgi” sözcüklerinin kullanılması gerekir.
Turgutreis Bilinç Üniversitesini bu nedenle, “bundan böyle, ” “Bilinç- Sevgi- İnsanlık Üniversitesi” (B.S.I.Ü.) olarak ifade edeceğiz
B.S.I.Ü. (“iyi” kavramına sığınmış olan) “sermayes-birikimi”si “bilgi” ile sınırlı olan insanı “tek bacaklı bir yaratık” olarak görmektedir.
B.S.İ.Ü. ; “Bilgi Çağı”nın bu tek bacaklı insanını öteki bacağını da kullanmağa, “putlardan kurtulmağa, diğer deyişle, bilinçlenmeğe, türdeşlerini sevmeğe, insan olmağa davet ediyor.
***
YETMEZ Mİ!…
EY!
Cumhurbaşkanı, Başbakan, TBMM Başkanı, Genel Kurmay Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı, 60. Hükümetin Bakanları, özellikle de M. E. Bakanı, Üniversitelerin Rektörleri, Böyyük Gazetelerin Böyyük Köşe yazarları ve Böyyük Televizyonların Böyyük Program Yapımcıları!
Ey, Yukarıda Sayılan Sayın Sayınlar!
“Yurdu ve milleti özden çok sevme”yi nerede ve nasıl öğrendiniz?
Lütfen açıklar mısınız!
Okullarda, üniversitelerde, ticari hayatta, orduda öğrenilemediğine ve Bilinç Üniversitesi’nin “okul dışı eğitim” çalışmalarında yer almadıkça da öğrenilemeyeceğine göre… !
Darılmayın ama “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”nden bi-haber sayılırsınız, hepiniz
Ama sorun değil! Bilinç Üniversitesi bu konuda yardımcı olmağa hazır.
Birazcık ilgi gösterin yeter…!
Gösterirseniz ne mi olur ?
“Yurtta Barış” olur.
Türkiye; İMF’nin Emir Kulu olmaktan kurtulur.
Cumhuriyet; fikren, ilmen bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlara kavuşur.
YETMEZ Mİ ?

***
“DARBE HAKKI”
ERGENEKON VE BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
Bu ülke ne darbeler gördü! Başarılısı, başarısızı! İnsanlar gördü, darbeden bir şeyler bekleyeni, beklemeyeni! İşte Ergenekon! Asrın Davası! Suçlamalar bir birini izliyor. Suçlananlar haklı olduklarını iddia ediyor. Sonuçta, büyük olasılıkla, dağ fare doğuracak…
Uyan ey halkım!
Yapılması gereken tek şey; darbeden bir şeyler bekleyenlerin ve de beklemeyenlerin, bir başka deyişle, herkesin “kendisine darbe” yapmasıdır; “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemesidir, bence.
Gülmeyesin, “kendine darbe nasıl olur” demeyesin ey halkım! Ben, “kendine darbe” yapanlardan birisiyim. Kendine darbe yapmak, yukarıda da işaret edildiği üzere, “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini özümsemekle gerçekleşiyor.
Sen de, çokları gibi “ben de o ilkeyi özümseyenlerdenim” demeyesin ey halkım! Ana, baba, eş, çocuk, yat, kat sevgisinden yüce bir sevgi bu. Bilinç Çağı’nı başlatmak gibi, kansız kavgasız bir devrimi gerçekleştirmek gibi, “Bilinç Devrimi”ni hayata geçirmek gibi fazladan özellikleri de var o ilkeyi özümsemenin…
Bunlar gerçekleştiğinde, “egemenliğin sahicisi”nin sahibi oluyorsun; egemenliğini, örneğin Bodrum’un Turgutreis Beldesinde görüldüğü şekilde hiçe sayan Doğuş Grubu’na (Sermaye’ye) haddini bildirmek için varınla-yoğunla çalışmağa başlıyorsun, ülkenin kaderine el koyuyorsun ey halkım! .
Sen ülkenin kaderine el koyduğunda, herkes haddini bilmek zorunda kalır ; hiç kimse bir başkasına haksızlık etmeğe cüret edemez; “darbe hakkı “ doğmaz; başka Ergenekonlar yaşanmaz ey halkım!
Öyleyse; haydi benim Aziz Usta’ya:
Utanırım aldıklarım demeye
Gücüm yetmez borcun ödemeye
Bende hakkın çoktur halkım
Değil böyle bir Aziz
Bin Azizler olsa yetmez
Aldığını vermeye
Utanırım hakkını helal et demeye
Dünya durdukça durasın!
Dedirten HALKIM!
Haydi, bu ülkeyi “Sermaye’nin Egemenliği”nden kurtarmağa!
Galip BARAN;

Bilinç Üniversitesi, Yasa Bağımlısı
Turgutreis’in yurdunu ve milletini özünden çok seven delisi
Turgutreis-BODRUM

29 Aralık 2008 Pazartesi

CUMHURİYET,
BURSA NUTKU
VE GALİP BARAN
Mustafa Nevruz SINACI (*)
Devletin çözemediği sorunları çözmeğe girişen “Ey ahali duyduk duymadık demeyin, Galip Dede devletin yapamadığını yapmağa soyundu.” (10.05.1998-Milliyet, M.Hayırlıoğlu) 76 yaşındaki “Halk filozofu, ilim, aksiyon ve eylem adamı, yurttaşlara örnek bilinç üstadı, Milli Kahraman” Türk genci Galip Baran, yıllar önce başlattığı, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma projesi’nin uygulamasında, Trafik Yasası’nı ihlal yoluyla yolsuzluk yapan bazı rütbeli-rütbesiz polisleri, askerleri, avukat ve hâkimleri uyarıyor.
Türk polisi, Galip Baran’ı sözü edilen projeyi uygularken gözaltına alıyor. “Kırmızı Işık Eylemcisi Gözaltında” (22.04.1989, Milliyet) Ancak, Türk inkılâplarının sahipliğine ve cumhuriyetin ilmen, fennen ve bedenen kuvvetli, yüksek seciyeli muhafızlığına (bekçiliğine) soyunan Baran, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demiyor. Polisin ve jandarmanın henüz cumhuriyetin polisi ve jandarması olamadığını düşünüyor. Ne Cumhurbaşkanı’na, ne Başbakan’a, ne Adalet ve ne de İçişleri Bakanına telgraflar çekip, mektuplar yazarak affı için yalvarmıyor, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yapıyorum, eylemimde haklıyım, eğer bana haksızlık yapılmışsa bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir” diyor.
Demokrasilerde devletin etkinleştirilmesini sağlama, kurumları disiplin ve toplumsal denetim altına alma çalışmalarını sürdürüyor.
Bu mücadele sürecinde kendisini (Rektör'ü olduğu) Bilinç Üniversitesi Baş amelesi olarak tanımlayan Galip Baran; Atatürk’ün, Bursa Nutku’nda sözünü ettiği, “Cesaretimizi pekiştiren ve sürdüren sizlersiniz. Ey yükselen nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz” diyerek görevlendirdiği Türk Gençleri’nden (büyüklerinden) birisidir…
Katıldığı HABİTAT-II zirvesinde, kendisinden, “Tek Kişilik Ordu” olarak da söz ettiren (Milliyet, 13.06.1996) Galip Dede, Türkiye (ve dünyanın) tek “yasa bağımlısı”dır. Yasa kavramıyla bu denli içli-dışlı ve özdeşleşmiş oluşunu dikkate aldığımızda, Galip Dede’yi “Bay Yasa” olarak tanımlamamız; O’nu önemseyip izlememiz, örnek almamız ve “Bilinç Üniversitesi” ne sahip çıkarak, açtığı yoldan yürümemiz gerekir diye düşünüyorum…
Önce, Atatürk’ün Bursa Nutku’na ilişkin kısa bir hatırlatma:
1975 yılında ilk kez yazılı bir metin olarak, Cafer Tanrıverdi tarafından açıklanıp dağıtılmasından sonra; Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan duruşmada dönemin Türk Tarik Kurumu Başkanı Enver Ziya Karal ile Öğretim Üyesi Sami N. Özerdem’in katkılarıyla, Atatürk’e ait olduğu kesinleşen nutkun, mahkemece onaylanan orijinal metni aşağıdadır. Ayrıca 1935 yayını bir dergide de vardır. İrticai bir ayaklanma sonrası, Bursa’ya giden Atatürk tarafından söylenen bu nutuk’un bir bölüm de, Celal Bayar tarafından meclis kürsüsünden okunmuştur. Önceleri siyasi iktidarlarda tedirginlik yaratan ve yasak olan Bursa Nutku, mahkeme kararından sonra, serbestçe okunur, söylenir ve dağıtılır hale gelmiştir.
BURSA NUTKU:
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük, ya da büyük bir kıpırtı veya bir davranış duydu mu, “bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır.
Genç, “Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” Diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki,” ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!” (Mustafa Kemal Atatürk)
BİLİNÇ ÜBİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ’NİN
KURULUŞ AMACI, HEDEFLERİ VE İŞLEVİ
Bursa Nutku’nun yılmaz takipçisi, Atatürk ilkeleri, Türk İnkılâbı, fazilet anlamında Cumhuriyet, yasalara saygı, adalet ahlâkı ve demokrasiye olan sarsılmaz bir inançla Galip Baran; Yirmi yıl aralıksız süren bir mücadele verdi. Esas amaç, manâ ve muhteva bazında “İnsan hakları, adalet, demokrasi ve hukuk” mücadelesinin doruğunda: “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlarını, diğer bir deyişle “yurdu ve milleti özünden çok seven” nesilleri yetiştirmek üzere Muğla ili, Bodrum ilçesi Turgutreis beldesinde Bilinç Üniversitesini kurdu.
Şu an için bu Üniversite, yerel eylem projeleri ile entegre olarak İnternet ortamında hizmet vermekte, dünyanın her tarafında okunmakta ve her gün binlerce insan (okuyucu ve meraklı) tarafından ziyaret edilmektedir. Ayrıca, Üniversite Rektörü Galip Baran, teori üreten gönüllü Öğretim Üyeleri ve Üniversite eylemcilerine yönelik günlük e.Mail trafiği 100 binleri bulmaktadır. Dolayısıyla dijital ortamda faaliyet gösteren sanal bir kurum gibi algılansa da, fiiliyatta Bilinç Üniversitesi, Türkiye ve dünyanın yüzlerce üniversitesinden daha aktif, sıkça ulusal-bölgesel basında yer alacak, süreci etkileyecek ve hatta gündem belirleyecek kadar popüler, geniş katılımlı, belirleyici, etkin, dinamik bir yapıya sahiptir.
Özellikle, “Bilgi Çağı’nın çöküşü” söylemiyle başta Türkiye olmak üzere BM, AB dâhil pek çok uluslar arası kurum-kuruluş, bilim akademisi, evrensel lobi, konjonktürel araştırma teşekkülü nezdinde tez, antitez ve iddiaları ciddiyetle konuşulan Galip Baran ve Bilinç Üniversitesi’ne, oldum olası Türkiye hükümetleri kulak tıkamakta, göz ardı etmekte ve görmezlikten gelmektedir. Bunun olası nedeni GB’ın eylemci ekibi ve Bilinç Üniversitesinin ısrarla takip ettiği yol ve ele aldığı konulardır. Bu konular kısa ve öz olarak:
Aşırı tüketim, gereksiz masraf, kişisel ve kurumsal israfın önlenmesi;
Vergi adaletinin hakkıyla ve layıkıyla sağlanması, ekonominin kontrol edilmesi, kayıt-takip altına alınması ve kesinlikle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi;
Ekolojik denge, çevre, en değerli unsur olan insan ve insana taalluk eden bütün bitki, su, hava ve hayvan varlığının özenle korunması, doğal, siyasal, sosyal ve kültürel kirlenmenin tam bir dikkat ve disiplinle önlenmesi; Milli servete asla zarar verilmemesi;
Trafik kurallarına mutlaka uyulması, uymayanların nezaketle uyarılması, olmazsa yasal yaptırım uygulanması ve sonuçta insan’a içtenlikle saygı duyulması;
İnsanlık dışı varlılara münhasır bir alçaklık olan rüşvetin verilmemesi ve alınmaması; Bütün insanlığın leh ve yararına imar yasasına uyulması, her ne surette olursa olsun İmar yasasına aykırı işler yapılmaması, yapanların şiddetle men ve takibi;
İş barışı ve iş ahlakının korunması, çalışanın hakkının mutlaka adaletle verilmesi; Maaş ve ücrette hakkaniyet ve hukukun hâkim kılınması, eşit işe eşit ücret verilmesi; Toplumun beden ve ruh sağlığının korunması ve aykırı alışkanlıklar edinilmemesi; VE; “Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”nın terk edilmesi. İşte O’nun toplumdan ve devletten istedikleri bunlar. Aslında aynı şeyler hepimizin istek ve beklentisi, ihtiyaç ve sıkıntısı değil mi? Demek ki bu hepimizin işi!...
BAK (Lütfen) : http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com
(*) Bilinç Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilinç Akademisi Başkanı
***
DEVLET, ADALET, HUKUK VE CEMAATLER…
Mustafa Nevruz SINACI
Günümüz toplumunda, (yıkılış dönemleri hariç) binlerce yıllık tarihimizde eşine ender rastlanan vahim bir onursuzluk, sorumsuzluk ve buna paralel salt bencillik, yani, hırs-ihtiras ve çılgınlık derecesinde, kanun-kural tanımaz bir ‘öz çıkar’ yoğunlaşması (sosyal şizofreni) gözlenmektedir. Hatta bu uğurda toplumsal ilkeler, sosyolojik-psikolojik ilmi disiplinler, milli ve manevi değerler hiçe sayılmakta, halkı birbirine kenetleyen temel stabilizatörler, devletin ve demokrasinin çimentosu niteliğindeki asgari müşterekler tahrip ve tahrif edilmektedir.
Örneğin: 29 Mart 2009 tarihinde yapılması yasa ve Anayasa emri olan Yerel seçimler konusunda, önce Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilân edilen ‘seçmen sayıları’ ile bir şaibe bulaşmış (Seçmen sayıları: 2002=41.300.000, 2007=42.500.000, 2008=48.300.000., Buna göre: Seçmen sayısı 5 yılda 1.2 milyon artarken, 1 yılda nasıl olup da 6 milyon artmıştır?), sonra yüksek yargı arasında vaki çelişkili karar ve açıklamalar kaygı yaratmış ve nihayet, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ile 2839 ve 2972 Sayılı temel Kanunlara fiilen muhalefet anlamına gelen, adayları re’sen belirleme biçimindeki ‘hak, hukuk ve ahlak dışılık’ gölgesi düşmüştür. Açıkçası: Henüz resmi seçim takvimi işlemeye başlamadan, önseçim veya delege yoklaması yapılmadan belediye başkanı, belediye meclisi ve il genel meclisi adaylarının büyük çoğunluğunun belli olması, ilan ve kamuoyuna deklaresi utanç verici bir gelişmedir.
Daha doğru bir anlatımla bu: Anayasa ve yasalar gereği halkı idare etmekle memur ve mükellef kişileri belirlemekle yükümlü, ‘demokrasinin vazgeçilmez unsuru siyaset (politika) kurumlarının’ iyice yozlaştığı, çürüdüğü ve tabana vurduğunun göstergesidir.
Buna rağmen gidişatı ‘aynı istikamette yoğunlaştırmaya ve pekiştirmeye çalışan’ bazı art niyetli kesimler, milli hassasiyetleri izole etmeye yönelik, fakat, aynı şikayet konularını baz alan tahrip ve tahkir amaçlı tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlardan biri ve en belirgin olanı da, başarısız yönetimleri tahrik, kafaları bulandırma ve mesnetsiz, dayanaksız suçlamalarla saman altından su yürütmedir. Esas itibarıyla, genel gidişattan çok memnun olan bu kesimler, yaşanan kaos ve kargaşadan yararlanma peşindedir.
MESELA “DEVLET-CEMAAT” İLİŞKİSİ:
Yukarda değinildiği üzere, Türk toplumunda son zamanlarda yaşanan belirgin değişim ve dönüşüm, bazı art niyetli, dış bağlantılı, gerici, fanatik, yobaz, bağnaz kişi ve kesimlerce “devlet-cemaat ilişkisiyle” açıklanmakta, konuyla ilgili olarak da bazı iddialar, görüş, düşünce ve yorumlar ileri sürülmektedir. Bu nedenle konuyu, umur-u devlet kavramı, medeni siyaset geleneği ve konjonktürel bağlamda incelemek gerekmiştir. Buna göre:
Kendilerini konuyla ilgili gösteren bazı uzmanlar (!) ile; (AB-D yanlısı ve Soros güdümlü) Boğaziçi Üniversitesi ve Açık Toplum Enstitüsü tarafından hazırlanan “Türkiye’de Farklı Olmak” konulu raporda yer alan görüşler (21 Aralık 2008 Cumhuriyet) ve Bahçeşehir Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr. Hasan Köni tarafından:
“AKP’nin ikinci dönem kalacağını gördüğümüzde, iktidar kültürünün topluma yansıyacağını da tahmin ediyorduk. Bu araştırmanın verileri bilinen gerçeklerdi. Türkiye’de laikler, kadınlar, gençler; kısacası farklı olan herkes üzerinde giderek artan bir baskı var” denilirken; Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilüfer Narlı da:
“Anadolu kentlerinde bağnaz muhafazakârlaşma ekseninde bir değişim yaşanıyor. Bu değişimde en önemli noktalardan birincisi kadınların ötekileşmeden daha fazla olumsuz etkilenmesidir. İkincisi, bağnaz bir muhafazakârlığın katı konvansiyonel ahlak ilkelerine sıkı sıkıya bağladığı insanların yalnızca diğer insanları yargılamakla kalmadığı, aynı zamanda onların yaşam tarzına müdahale ettiği de ortaya çıkmıştır. Gülen ve benzer cemaat yapılarının, toplum tarafından sempati görmesinin temel nedeni, devletin özellikle eğitim ve sosyal dayanışma alanında çökmesidir” demekte. Sosyoloji Derneği Bşk. Prof. Dr. B.Gökçe ise:
“Muhafazakârlaşma yalnız Anadolu’da değil, büyük şehirler dâhil olmak üzere Türkiye’nin her yerinde artarak bir baskı unsuru haline dönüştü. Toplumdaki kişi ve grupların, kendilerini yöneten siyasi erk ile egemen güçlerin farkında olmadan etkisi altına girdi. Bu durum Türkiye’nin sosyal yapısındaki değişimle bağlantılı bir olgudur.”
Yukarda özetlenen devlet ve cemaat ilişkileri ile ilgili görüşler konumuz dışında olmakla birlikte, bahse konu cemaatten kasıt insani ve İslâmi cemaatler değil; Bilakis kendi öz çıkarları uğruna bütün ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel ve dinsel değerleri pervasızca kullanmaktan kaçınmayacak kadar değersiz sapkınlardır.
İNSAN’A ODAKLI OLMAK GEREK!...
Dolayısıyla ‘insanlık, adalet ve hukuk dışı gasp, edinim ve tasarruflar’ bilumum fail ve fiilleriyle Cumhuriyet Savcıları, Yargıç ve Mahkemelerin işidir. Yargı, Yasama ve Yürütme bunun için vardır. her şeye rağmen insanlık düşmanlığı, zulüm ve hukuk dışılık sürüyorsa, bunun bedelinin ne kadar ağır olduğu da bilinmeli ve gereken tedbir ivedilikle alınmalıdır.
Biz konuyu “insan” bağlamında ele almak, incelemek, irdelemek ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktadan hareketle: Sözde uzmanların görüş açıklarken temas ettikleri, ‘devletle ilgili’ düşüncelerin temeline inmek ve değerlendirmek gerekir diye düşünürüz.
Buna göre: Yönetimin yerini cemaatlerin aldığını söyleyebilmek için; devletin en azından şimdi, veya bir zamanlar haklı, adil-doğru ve dürüstler adına hâkim ve hükümran, demokratik disiplin unsuru, adalet ahlâkı çerçevesinde hukuka, insan haklarına sahip-saygılı, eşitlikten yana “var” olduğunu kabul etmek gerekmez mi? 10 Kasım 1938’den sonra, (1950-60 hariç) devlet var mıydı ki? Eğer devlet adalet ahlâkı ve hukuk hâkimiyeti ise, bu anlamda oldu mu hiç? Olmayan bir şeyin yerini ne alabilir?
BİR AÇILIM VE DEMOKRASİ DERSANESİ
Başta Galip Baran olmak üzere; İnsanı, insani (insanlık dışı, yasa karşıtı) davranışları ve bunların nedenlerini araştırdığımız, 20 yıldır devam eden, demokrasi dershanesi odaklı “okul dışı eğitim” çalışmalarımızda gördük ki, devletin hizmet etmesi beklenen kalabalıkların varlığı ve devlete muhatap bu kalabalıkların davranışları başlı başına bir sorun. Devletin var olabilmesi için kalabalıkların üstlerine düşeni yapmaları vergi vermeleri, yasalara uymaları ve var olan devlet’in de, ne pahasına olursa olsun bunu temin etmesi gerekirken, yönetimlerin yasayı, yönetilenlerinse ana kural ve kaideleri boş vermesi. Buna paralel sosyal gevşeme ve toplumsal yumuşama.. Adalet ve Hukukun yerini, kaynağı adalet ve hukuk olmayan keyfi yasa kavramının alışı ve yığınların bunlara da uymayışı. Kalabalıklar bunu yapmıyorlar ise ki yukarıda sözü edilen çalışmalarda “vatandaşlık görevlerini” yapmadıklarını gördük ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getirecekleri konusunda onlara örnek olmak için yıllarca çalıştık. Projeler hazırladık uyguladık. Kalabalıklar anlamadılar. Yönetimler de anlamadı. Durumu olmayan devletin kurumlarına sunduk. Onlar da anlayamadılar. Haklıydılar kalabalıklar (toplum) anlamayınca kalabalıkların seçtikleri nasıl anlayabilirlerdi ki? Anlamamaları bir tarafa, şaka gelecek ama zaman zaman gözaltına da aldılar bizi, o çalışmaları yaparken…
Sonuç olarak demek istediğimiz şu ki: “Kanun, adalet, vergi ve denetim yok’sa, devlet de yok demektir”. Cemaat olsa ne yazar?
Neden uyruk değil de, kalabalık dedik, açık değil mi?
Açık değilse, “toplumsal ve yasal sorumluluk nedir?” bir araştırın ve daha ayrıntılı bilgi için:
http://bilinc-universitesi.blogspot.com’u ziyaret edin lütfen!...
ÖNEMLİ NOT: Bu makaleler, 28 ve 29 Aralık 2008 tarihlerinde Anayurt Gazetesi ve 581 adet yerel ve bölge gazetesi ile binlerce web sitesinde yayınlanmıştır.

25 Aralık 2008 Perşembe

KİTABİ VE TECRÜBİ BİLGİ
BİLYAY (İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma) Vakfı Başkanlığına
Beyoğlu- İSTANBUL
Sayın Baylar,
1932 doğumluyum. 1950’de Erk. San. Ens. den mezun oldum. Çalışırken Yüksek Tekniker diploması aldım. K.K.K. Muhabere sınıfında teknisyen olarak 9 yıl ve Pennsylvania Devlet Üniversitesi’nde (ABD) bir yıllık eğitimden sonra Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde Reaktör İşletme ve Nükleer Elektronik Uzmanı olarak 18 yıl çalıştım. 1978 yılında emekli olup Bodrum Turgutreis’e yerleştim. 1989 yılında bir kaç emekli arkadaşımla birlikte bazı sivil toplum çalışmaları başlattık.
Çevre, tüketim, trafik, sağlık, iş ahlakı, vergi, rüşvet, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme alışkanlığı gibi alanlarda başlattığımız, okul dışı eğitim olarak tanımladığımız bu çalışmalarda, insan- insan ve insan –doğa ilişkilerinde tezahür eden her türlü yanlış iş, davranış ve haksızlıkların nedenlerini araştırdık.
Bu çalışmalarda:
Yeni bir bilinç anlayışı geliştirdik.
Yaşam biçimimizde devrimsel değişiklikler oldu.
İklim değişikliği ve bağlantılı sorunların tümünün insanın bencil bir varlık oluşundan kaynaklandığının farkına vardık. Her insanın içinde bir bencillik canavarının yaşamakta olduğunu düşündük.
Kendimizi tanıma konusunda bir hayli yol aldık.
Kamu görevlilerini denetleme bilgi ve becerisi kazandık.
Yaptığımız literatür araştırmasından, insanın özünde bencillik ve sencillik olarak tanımlanan iki özelliğin birlikte bulunduğunu ve insanın bunlardan hangisinin etkisi altında kalacağını içinde yaşadığı toplumsal düzenin, sosyal ve ekonomik kurumların belirlediğini öğrendik… (Erich Fromm/ Sahip Olmak ya da Olmak)
Bazı insanların, sözü edilen çalışmalarımıza ve nasıl yaşadığımıza bakarak, “herkes sizin gibi olsa” ya da “sizin gibilerin sayısı çoğalmalı” demelerine karşın ; “haydi siz de …“ dediğimizde “işim çok” ya da “vaktim yok” mazeretine sığınmalarının okul dışı eğitim çalışmalarımızda yer almamalarından, benzer bir eğitimden geçmemelerinden kaynaklandığını düşündük...
Sözü edilen çalışmalarda edindiğimiz “tecrübi bilgi”nin anlamını ve yaşamsal önemini “kitabi bilgi” sahiplerine anlatamadık. “Kitabi bilgi” sahibi olmamızı sağlayan çalışmalarda geliştirdiğimiz projelerin İlk ve Orta Öğretim Okulları müfredat programlarına uygulama dersi olarak konulmaları için M. E. Bakanlığına yaptığımız başvurular dikkate alınmadı. Okullarda bilinç konferansları vermemize izin verilmedi. Sözü edilen çalışmaları yaparken gözaltına alındığımız da oldu…
“Herkes sizin gibi olsa” ya da, “sizin gibilerin sayısı çoğalmalı” diyenlerin, bizi övenlerin, çevre, tüketim, trafik, vergi v.b. konularda “kitabi bilgi” sahibi olmalarına karşın, sayılan alanlarda yasalara uymamaları, yolsuzluk yapmaları; sorunun, onların, okul dışı eğitim çalışmalarımızda yer almamalarından kaynaklandığı yolundaki düşüncemizi doğrulamaktadır.
Düzenlemekte olduğunuz konferanslara ve seminerlere aktif olarak katılmak ve “tecrübi bilgi”mizi Vakıf üyeleriyle paylaşmak istiyoruz.
Saygılarımızla.
Galip BARAN
Bilinç Üniversitesi Baş-amelesi
Bilinçolog/Yasa bağımlısı/İnsan Davranışları Uzmanı
GÜNÜN HABERİ VE *DÖNEM* KAMPANYASI
DEVR-İ SAADET…YETTİ GARİ BU;
*İDARE-İ MASLAHAT !
*BAŞLASIN ARTIK !..
*DEVR-İ EGALİTE
*DEVR-İ FRATERNİTE
*DEVR-İ LİBERTE !
**YANİ;
*DEVR-İ ISLAHAT !
***KADINLAR !...
GELDİ 29 MART İŞTE FIRSAT !
ÇÖZÜM :::::Yerel Seçimlerde,
BELEDİYELERE KADIN BAŞKAN !
***Neden mi ?...
ÇÜNKÜ !...
ERKEK “ŞİDDET” İ,
KADIN“YARADILAN” I SEVER ...
***ERKEK “ŞİDDET” TEN,
KADIN “SEVGİ”DEN ANLAR
****BİLİNÇ ÇAĞI VE BİLİNÇ DEVRİMİ SİZE SESLENİYOR
...BAŞLATIN BİZİ DİYOR !
Galip BARAN
BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ
TURGUTREİS-BODRUM
TEL: (0252) 382 34 77 / CEP: (0535) 844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com/ galipbaran@mynet.com
WEB:
http://www.bilinc-universitesi.blogspot.com/ / http://www.turkcelil.com%20/ www.galipbaran.blogspot.com;

23 Aralık 2008 Salı

ALLAH’LA SOHBET…

Ya Rabbim!
- Namaz kılanlar, oruç tutanlar, hacca gidenler, cuma ve bayram namazlarını kaçırmayanlar!..

Neden vergi kaçırıyorlar?
- Sen bu soruyu onlara sor, Galip !
- Yani, seni senle aldatıyorlar değil mi ?
- Onlar kendilerini aldatıyorlar, ama farkında değiller !

***
Galip BARAN

Bilinç Üniversitesi
Baş-amelesi,
Bilinçolog/Yasa Bağımlısı
Turgutreis-BODRUM

17 Aralık 2008 Çarşamba

MUTLULUKLAR ÜLKESİ TÜRKİYE,
ALİ SERVER YAZGAN, MEHMET DİNÇBERK VE….

Parayı verenin düdüğü çaldığı; gemisini kurtaranın “kaptan” olduğu; (bazılarının obesite tedavisi gördüğü) her gün milyonlarca ekmeğin çöpe atıldığı, bazılarının çöplükten beslendiği, lüks arabaların peynir ekmek gibi satıldığı, komşusu aç iken tok yatmanın günah olduğu Müslüman ülke,Türkiye!
Helal olsun, “Ne Mutlu Türküm” diyebilene!
*
Kazanç Gani! Vergi Hani?
Yasa Gani! Uygulayan, Uyan Hani?
Yasa-Çok, Vergi-Yok bir ülke, Türkiye!
“Cumhuriyet rejimi mi, yoksa aşiret devleti mi” bilen söylesin, lütfen, Allah aşkına!
*
Ey Ali Server Yazgan!

Hani Turguteis için çalışacaktın.
2004 seçimlerinde öyle demiştin, sen de benim gibi.
Ama beni değil seni seçtiler, s
evgili Turgutreisliler...
İtfaiye binasına fotoğraflı posterini asarak, devletin olanaklarını kullanarak seçildin. Başkanlık koltuğuna bu yolsuzluğu yaparak oturdun. Turgutreis’te benden başkası da fark etmediğine göre, anlattıklarım da “olur o kadar” dediğine, yıllardır en başarılı belde belediye başkanı seçilebildiğine göre! Ne gam! Yola devam!
Doğuş Grubu’nun yasadışı uygulamalarına göz yummana bakılınca Turgutreis için değil sermaye için çalıştığın belli, değil mi!
*
Ben yıllar önce başlattığım, senin de bildiğin “okul dışı eğitim” çalışmalarımızı aralıksız sürdürüyorum. Sürdürmek zorundayım “ölünceye kadar" dedim bir kere.
Çalışmalarımızı izleyenlerden, “insanlık için çalışıyorsun”, “hakkın ödenmez” diyenler de oluyor. Kulağa hoş geliyor!
İnsanlık için çalışmayı Doğuş Grubu’nun yasa dışı uyglamalarına göz yummakta bulmuş olmayasın. Ben yanılmış olmayayım! Yanılmışsam özür dilerim !
Sayın Mehmet Dinçberk!
Duydum ki, CHP’den aday olmuşsun! Kutlarım.

ANAP’ı Yazgan’a mı kaptırdın? Nasıl oldu? ANAP’ı terk ettin, böyle kutup değiştirdin.
Ertuğrul Günay gibi sen de asıl yerini mi buldun ?
Şeytan dürttü. Sormadan edemeyeceğim.

Bir dahaki sefere hangi partiyi düşünüyorsun?
Bana sorarsan, sormazsın bilirim ama sen bilinen saygınlığını yitirmek istemiyorsan “ Xentious’un şu öğüdüne kulak ver: “Ahlaksızca kazanmaktansa onurunla ve dürüstçe kaybet. Kaybetmenin acısı geçer, diğerininki ömür boyu sürer. Geride bırakacağın miras onur ve dürüstlüktür”
Yanlış anlamayasın, ben hem seni hem Yazgan’ı kendimden çok severim.

İlkem: “yurdumu milletimi özümden çok sevmektir” benim!
Geçen gün görüştüğümüzde, sen de, yurdunu ve milletini özünden çok sevdiğini söylemiştin. “Senden daha çok kazananlardan daha fazla vergi veriyorum” demiştin.
“Turgutreis Belediye başkanlığına adaylığını koyacak kişinin yurdunu milletini özünden çok sevmesi gerekir dediğimde, Ali Yazgan da, “beni tarif ediyorsun" demişti.
Sayın Dinçberk, sen de, Halefin Yazgan da “yurdunu ve milletini özünden çok sevenler” olduğunuza göre, ne mutlu Turgutreislilere.
Bana gelince, “yurdumu ve milletimi özümden çok sevmeyi, senin de bildiğin, yıllardır devam eden “okul dışı eğitim” çalışmaları sayesinde öğrenebildim. Kafam mı kalın ne?
Sayın Turgutreisliler!
Gerek sayın Yazgan’ın gerekse Sayın Dinçberk’in “yurdu ve milleti özden çok sevdikleirini söylerken samimi olduklarına inanıyorum.
Ben de öyle sanıyordum hani o gördüğünüzde, “herkes senin gibi olsa” “senin gibilerin sayısı çoğalmalı”, “hakkın ödenmez”, “sen bizim için çalışıyorsun” , “sen insanlık için çalışıyorsun” benzeri sözlerle övdüğünüz, ama karşıdan seyretmekle yetindiğiniz “okul dışı eğitim” çalışmalarını yapmazdan önce ben de “onlar gibi düşünüyordum. Sorulsaydı, ben de onlar gibi cevap verecektim.
Ben o çalışmalardan çok şey kazandım. İnsanı, davranışlarını ve nedenlerini öğrendim. Çok daha önemlisi kendimi tanıdım. Nefsimin tutsaklığından kurtuldum
Sözü edilen çalışmalarda öğrendiğim ilke gereği kendimden çok sevdiğim Turgutris halkına önerim:
“Bu defa bir kadını seçin”. Kadınların “sevgi” duygusu erkeklerden daha güçlüdür. Bir de onları deneyin, derim!
*
Bu vesileyle cevabını merak ettiğim bir soruyu da sormadan edemeyeceğim:
Türkler, seçilmeden önce kaliteli, erdemli, nitelikli insanlar da, seçildikten sonra mı değişiyorlar, siyasetin kuburuna düşüyorlar Yoksa…?
Yukarıda dile getirilen övgülere karşın 1999 seçimlerinde “belediye meclis üyeliği” için aday olduğunda 45 oy ; 2004 seçimlerinde nedenini “bencillikle savaşmak” şeklinde açıklayarak Belediye Başkanlığı için aday olduğunda11 oy, 2007 MV seçimlerinde aday olduğunda, Muğla genelinde 75 oy alabilen Galip Baran yukarıdaki sorunun cevabını çok merak ediyor…


***
KADIN BAŞKAN
Uğur Boran “gibi” bir kaymakam, Lale Aytaman “gibi” bir vali görmedim ben bu ülkede.
Gönül bir de belediye başkanı arıyor, gibisi olmayan , ama kadın olsun diliyor insan.
Neden ?
“Yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni hayata geçirmede en uygun olan anadır, kadındır da ondan.
Turgutris belediye başkanlığı konuşuluyor. O partiden mi bu partiden mi. …
Benim gönlümde, bir kadın yatıyor, partisiz, siyasetin kuburuyla tanışmamış, lekelenmemiş, oturaklı, huzurunda gerçek anlamda önünü ilikleten haza hanımefendi…
Bağımsız bir aday…

Öyle bir hanımefendi için çalışırım seçim sırasında da seçildikten sonra da zevkle, tüm varlığımla, birikimimle…
Öyle ki, erkek belediye başkanlarını kıskandıracak. Kadınları da bu konuda inisiyatif kullanmaya özendirecek.
“Gibi”si olmayacak bu başkan adayımız, şart değil ama emekli bir öğretmen, olabilir
Galip BARAN

15 Aralık 2008 Pazartesi

ATATÜRK DİYOR Kİ …
Çocuklar !
Büyüklerinize özenip

“İZİNDEYİZ”
demeyin sakın !
“İZİNDEYİZ”

diyenlerin neyin izinde oldukları “ülkenin hali”nden belli değil mi?
Ben onlardan izimde olmalarını değil, ulus için çalışmalarını istemiştim. Çalışmanın en yücesinin ulus için olduğunu söylemiştim.
Siz bayrak asanlara da bakmayın çocuklar!
Bayrak asmayı, en büyük bayrağı taşımayı, “ulus için çalışmak” sanıyorlar, onlar.
Anıtkabir’i ziyaret etmek de o kadar önemli değil. Ben, onlara ne Anıtkabir ısmarladım ne de orada ziyaret edilmeyi istedim.
Anadolu’nun her hangi bir yerinde ulu bir çınarın dibine gömselerdi, başına bir taş dikselerdi, arada hayır dua etselerdi….
YETERDİ.
Çocuklar!

Benim sizden bu yaşınızda beklentim:
(a) “Aşırı tüketmemeniz, çevreyi kirletmemeniz, trafik kurallarını çiğnememeniz, sağlığa zararlı alışkanlıklar edinmemeniz, milli servete zarar vermemeniz” DİR.
Büyüyüp, iş ya da devlet adamı olduğunuzda ise, ayrıca:
(b) “Vergi kaçırmamanız, rüşvet vermemeniz/almamanız, imar yasasına aykırı işler yapmamanız, iş ahlakını korumak için çaba göstermeniz, ‘her şeyi devletten bekleme alışkanlığı’ndan kurtulmak için çaba göstermeniz” DİR.
Böyle davranmakla;
* Büyüklerinizin bihaber oldukları “toplumsal sorumluluk bilinci” nizi geliştirir,
* Cumhuriyet’in, “ilmen fenne, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları” olur,
* Türk Milletinin “muasır medeniyeti aşma” hayalini gerçekleştirir,
Bir başka deyişle, “Yurtta sulh dünyada sulh” un öncüleri olursunuz…
Galip BARAN
Bilinçolog
HABİTAT Bilinç, Sencillik ve Yolsuzlukları Önleme Kozaları Kolaylaştırıcısı
(0252) 382 34 77
(0535) 844 84 76
e-posta: galipbaran@ttmail.com

WEB:
http://www.turkcelil.com/

13 Aralık 2008 Cumartesi

ATATÜRK'TEN SON MEKTUP
Siz beni hâla anlayamadınız
Ve anlamayacaksınız cağlarca da
Hep tutturmuş "Yıl 1919 Mayisin 19u" diyorsunuz
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz
Mustafa Kemal'i anlamak bu değil.
*
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
Bırakın o altın yaprağı artık
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler
Siz bana neler yaptınız ondan haber verin
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin?
Mustafa kemal'i anlamak yerinde saymak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Bana muştular getirin bir dahaUygar uluslara eşit yeni buluşlardan
Kuru söz değil iş istiyorum sizden anladınız mı?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülleriyle yazdınız mı?
Mustafa Kemal'i anlamak avunma değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Hala o acıklı ağıtlar dudaklarınızda
Hâla oturmuş bana On Kasımlarda ağlıyorsunuz
Uyanın artik diyorum, uyanın, uyanın!
Uluslar fethine çıkıyor uzak dünyaların
Mustafa Kemal'i anlamak göz boyamak değil!
*
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Lâboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil

Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar
Mustafa Kemal'i anlamak ağlamak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
*
Demokrasiyi getirmişim size özgürlüğü
Görüyorum ki hâla aynı yerdesiniz hiç ilerlememiş
Birbirinize düşmüşsünüz halka eğilmek dururken
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen?
Mustafa Kemal'i anlamak itişmek değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla
Bu vatan, bu canim vatan sizden çalışmak ister
Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter!. Yeter!..
Mustafa Kemal'i anlamak aldatmak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
Halim YAĞCIOĞLU

***
ATATÜRK’LE SÖYLEŞİ
Galip BARAN

Mustafa’m, Kemal’im,
Seninle aldattılar, heykellerinle, büstlerinle, oturdukları maroken koltukların arkasına astıkları fofoğraflarınla aldattılar; “izindeyiz” şapkaları giyerek aldattılar; Anıtkabir inşa ederek aldattılar. Oysa Anadolu’da bir yere gömseler başına bir ağaç dikseler yetecekti. ( oysa sen, 10. yıl kutlamaları nedeniyle srnin için hazırlanan övgü dolu yazıları silmiş, “Atatürk bizden biri ” demiştin) Anıtkabir’i ziyaret ziyaret ederek aldattılar; mitinglerde, şehit cenazelerinde taşıdıkları olur olmaz nedenlerle astıkları binlerce, on-binlerce bayraklarla aldattılar.
Sen, “çalışmanın en yücesi ulus içindir “ dedin; ama onlar kendileri için çalıştılar. Kendileri için çalışmayı ulus için çalışmak sandılar. Böyle de aldattılar.
Onlara sorduk:
“Sorun ne?” Bilemediler.
“Çözüm ne”? Gene bilemediler.
“Sorun: Bencillik; Çözüm: Sencilik” dedik. Biraz tereddüt ettiler. Sonra onayladılar. “ Doğru söylüyorsunuz” dediler. Bizi de aldattılar. Bizi aldatmaları kaçınılmazdı, zira bizi anlamaları için onların da Bilinçolog olmaları gerekiyordu.
Bilinçolog olabilmeleri için, onların da, çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda yaptığımız, “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız, insanı, davranışlarını ve nedenlerini araştırdığımız çalışmaların içinde yer almalıydılar. Ya da kendi “okul dışı eğitim” çalışmalarını yapmalıydılar. Oysa, ne çalışmalarımızda yer aldılar ne de kendi çalışmalarını yaptılar..
Diğer taraftan, çalışmalarımızı gördüklerinde; “ “sizin gibilerin sayısı çoğalmalı” dediler; bizi de övdüler. Övdüler ama sayımızı çoğaltmak için bir çaba göstermediler. “Hadi siz de…” dediğimizde, “işim çok”, “vaktim yok”, “başım ağrıyor” dediler. İpe un serdiler. Bizim de “okul dışı eğitim” çalışmaları yapmazdan önceki halimizdeydiler. Bencillik engeline takılı kaldılar…
Oysa, sen bu engel konusunda hepimizi uyarmıştın :
* Bir adam ki, memleketin ve milletin saadetini düşünmek yerine daha çok kendini
düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* Kendimiz için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliğiyle çalışalım,
çalışmanın en yükseği budur.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının
ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Hususi (özel) menfaat, ekseriya(çoğunlukla), umumi menfaatle tezat (çelişki)
halinde olur.
* Ulusları yönetenler için ilk ve en zor görev, kişisel bencilliğe kapılmaktan
kendilerini korumalarıdır.
Mustafa’m, Kemal’im,
Bize göre, senin Milli Eğitim Bakanlarından, fikir fedain Dr. Reşit Galib’in müellifi olduğu, çocukluğumuzda her sabah ezbere okuduğumuz, “açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim” diyerek mühürlediğimiz, ANDIMIZ”da yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni içselleştiremeyişimizin nedeni de bencilliktir. Bencil bir varlığın, “yurdu ve milleti” “özden çok”u şöyle dursun, “özü kadar” bile sevemeyeceğini sözü edilen çalışmalarda öğrendik.
Bencil varlıkların o ilkeyi içselleştirememeleri kaçınılmazdı, aksi işlerine gelmezdi. Gelseydi, o ilke hayata geçseydi, Türkiye bugün Muasır Medeniyet’i peşinden koşturan ülke olurdu, inan.
Neyse ki biz birkaç kişi, yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim” çalışmaları sayesinde “bencillik” engelini aşmayı başardık. Aynı süreçte, bencil varlıkların, demokrat olamayacaklarını da öğrendik. Asıl kazancımız, başarımız kendimizi tanımak oldu…
Bencillik engelini aşmayı başaramadıkça birbirimize düşmemiz kaçınılmaz bir sonuç olacaktı. “Siyaset kuburu”nda yıllardır yaşananlar bu sonucun kanıtlarıdır.
Mustafa’m, Kemal’im,
Kitaplarda okuduğum bazı öğüt, öneri ve düşüncelerin ve benim düşündüklerim:
Toplumsal gelişmenin de, çürümenin de temelinde, yöneticilerin tavırları yatar” (Truva 37)
G. B. : Aynen, öylekidoğru ki, senden sonra olacakları aynen söylemişsin.
Ezen ve ezilen uluslar yoktur, fakat kendini ezdiren uluslar vardır” (Truva 43)
G.B. : Ne yazık ki, yaşıyoruz bu gerçekleri
“Dünya vatandaşları kıskançlık ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmeli, insanlığın bütünün refahı, açlık ve baskının yerini almalıydı” (Truva 45)
G.B. :Yurtta Sulh Dünyada Sulh” için insanlığa yol göstermişsin. Ama ne gezer. Bencil varlıklar ne yurtta sulh ne de dünyada sulh için çalışmazlar. Çalışamazlar. Değişmeleri gerekir bunu da söylerler ama yapamazlar.
Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkanlarına nail ederler
G. B. : Bencil varlıkların yapamayacakları işleri anlatıyorsun, Mustafam.
Kan ile yapılan inkılâplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inklilaplar ebedileşemez
G. B. : İşte burada senden ayrılıyoruz. Biz yukarıda açıklanan gerçekler tahtında kansız, kavgasız bir devrimden, bilinç devriminden söz ediyoruz. Bu fark, aradan geçen zamanla, günümüz dünyası ile senin dünyan arasındaki farktan. Örneğin biz birkaç kişi Bodrum’un Turgutreis Beldesinde bir üniversite kurduk. Adını Bilinç Üniversitesi koyduk. Beğendinse, müjdemiz olsun, Mustafam
Ulusal ekonominin temeli tarımdır.
G. B. : Sen tarım diyorsun da, tarımda kendine yeter ülke olmaktan çoktan çıktık. Ellerin sözüne uyduk. Patates yetiştirilecek mümbit topraklara otomobil fabrikaları kurduk
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir.
G. B. : Muallimler de kurtaramadı Türk Milletini. Okuldaki öğretmenler “okul dışı eğitim” çalışmalarımız itibar etmediler. Milli Eğitim Bakanları okul dışı eğitim çalışmalarında geliştirdiğimiz projeleri çöpe attılar.
Muallimler! Cumhuriyet’in fedakar muallim ve mürebbileri yeni nesli sizler yetiştireceksiniz.
G. B. : Ah Mustafam ah. Bu ülkenin kanıyan yarasından, eğitim derken ticaretten, Milli Eğitim Bakanlığı derken tüccar yetiştiren bir kurumdan söz ediyorsun.
Öğretmenden, eğitimden yoksun ulus, henüz ulus olma adını alma yeteneğini kazanmamıştır.
G. B. : Neden hala bir ulus olamadığımızın nedeni açık değil mi?
Bilgi kuvvettir.
G. B. Bilgi senin döneminde “Bilgi Çağı”nda kuvvetti, belki. Ama artık. “Bilinç Çağı” başladı. Bizler dünyaya çağ atlatacak bir üniversite kurduk Turgutreis Bilinç Üniversitesini kurduk. Bu sorumluluğu üstlendki.
Çalışmaksızın düşünce gelişimi ve ahlakça iyi nitelikler kazanmak olası değildir.
G. B. :” Sen, çalışmanın en yücesi ulus için olanıdır” dedin. Ben o sözünü 1 x 5 metrelik bir pankarta yazdırdım (ayıptır söylemesi sınırlı bütçemden milyonlar ödedim) Resmi bayramların yapıldığı meydanlarda kullanıyorum. Resmi kutlama yapılırken birkaç arkadaşımla resmi kurumları temsil eden protokoldaki zevatı kızdırma pahasına “alternetif kutlama “ yapıyorum.
Ulusun kaynağı, toplumsal yaşamın temeli olan kadın ancak erdemli olursa görevini yerine getirebilir.
G. B. : Biz, yurdu ve milleri özden çok sevme ilkesini hayata geçirmede en büyük sorumluluğun annelere düşen bir görev olduğunu çok iyi biliyoruz. Kadınlarımıza sözünü ettiğiniz erdemi kimler nasıl kazandıracak. Öğretmenler bencilse, M. E. Bakanlığı Ticaret Bakanlığı gibi çalışıyorsa,sözü edilen ilkeyi çocuklarımıza kim ve nasıl kazandıracak. İşte iki ucu şeyli bir değnek.
Hepiniz milletvekili olabilirsiniz… Bakan olabilirsiniz… Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz… Fakat sanatçı olamazsınız.
G. B. Bu konuda da itirazım var. Ben sanatçı değil Bilinçolog olamazsınız demekten yanayım. Bu ülkede sanatçı sayımız çok.
Dünya çapında sanatçılarımız, “devlet sanatçılar”mız var.Cumhurbaşkanlarımız onlara her yıl ödüller veriyor, onları onurlandırıyor .
Sağlığın korunması için, özellikle kafanın aydınlığı için alkol almamalı.
G. B. : İşte sıkıntılı bir konu. Bazıları senin Çankaya Akşamlarına takmışlar. Yıllar önceydi sana “Sarhoş Mustafa” bile demişlerdi. Ben de alkol alanlardanım. Ama adabınca içenlerdenim. Unutmadan, savaştığımız bir sorun da nikotin bağımlılığı. Sen de sigara içiyordun. Ama o günlerde sigaranın ne kadar melun ve sisi bir düşman olduğu yeterince bilinmiyordu. Ben, tiryakilere, ne olur, bırakamazsanız bile gizli içn, çocukların görmeyeceği yerlerde diyorum.
Milletlerin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça, savaş bir cinayettir.
G. B. : Savaş deyince ben, insanın kendi içindeki “Bencillik Canavarı” ile savaşmasını anlıyorum. Kendi içindeki “Bencillik Canavarı” ile savaşmış ve kazanmış bir insan olarak ben bu tür bir savaşın dünyanın en haklı ve meşru savaşı olduğunu savunuyorum
Savaş, zorunlu ve hayati olmalıdır.
G. B. : Savaş konusunda söylenmesi gerekeni söylediğime inanıyorum.
Cumhuriyet idaresi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir.
G. B. : Cumhuriyet idaresinin yetiştirmesi gereken insanı tanımlamışsın. Ama o Cumhuriyet bencil varlıkların eline düşmüşse, ne yapsın Cumhuriyet?
Şuur daima ileriye ve yeniliğe götüren, dönüşsüz bir haslet olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti halkı, ileriye ve yeniliğe uzun adımlarla yürümeye devam edecektir.
G. B. : Biz şimdi bilinç diyoruz. Bilinç Üniversitesi kurduğumuzu yukarıda dile açıkladım. Cumhuriyet halkının uzun adımlarla ileriye, yeniye yürümesi senin hayalindi. Biz birkaç kişi senin bu hayalini gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Duanı bizden esirgeme. Şimdi aklım geldi, birkaç yıl önce seni rüyamda gördüm. Bana çok güzel şeyler söyledin, moral verdin.
Hükümetlerin uygulamaları olumsuz olur da millet itiraz etmez ve iktidarı düşürmezse bütün kusur ve kabahatlere katılmış olur.
G. B. : Ah Mustafam vah Mustafam! Dert çok hem-dert yok. Şu bencillik illetinden kurtulmadıkça, ne millet ne de hükümetler dğru dürüst görev yapabilir. Al hükümeti çal millete. Al milleti çal hükümetlere. Hükümetler gibi muhalafet de siyeset kuburunda çırpınmakta. “Tencere dibin kara, seninki benden kara”yı sahnelemekteler.
Eğitim ve öğretimde uygulanacak yol, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir zorbalık vasıtası, yahut medeni bir zevkten daha çok maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden pratik ve kullanılması mümkün bir cihaz haline getirmektir. Milli Eğitim Bakanlığı bu esasa önem vermelidir.
G. B. : Bilgi dedin de bak neler öğrendim o konuda: “Bilgi uygulamayla bilgeliğe dönüşür”; “ Çağımızın en büyük eksikliği bilgi değil bilgeliktir. Bilgelikle birleşmeyen bigi, iktidar hırsıyla gözleri dönmüşlerin- bencil varlıkların- elinde büyük bir yıkıma dönüşür –örneğin, atom bombası-/Russle”
Azami tasarruf, milli anlayışımız olmalıdır bence kalkınma devri, iktisat (muktesit) devri mevhumu ile ifade olunur.
G. B. : Mustafam, “tasarruf” dedin beni onik-iden vurdun. Okul dışı eğitim çalışmalarımızın ikinci sırasında yer alır tasarruf konusunda uygulamaya çalıştığımız ama ne yerel ne de merkezi yönetime anlatamadığımız bir sorun bu. Bir örnek; geçen Ağustos ayında Çorum’daydım, M E. Bakanlığınca çöpe atılan projeyi anlatmak için M. E. Müdürüyle konuşmak amacıyla, lütfedip kabul etmesi üzerine odasına girmiştim. Günün apaydınlık bir vaktiydi. Ve lambalar yanıyordu. Rica etmem üzerine kapatıldı ışıklar. Bizden toplanan vergiler nasıl harcanıyordu. Kamı görevlileriyle bu konuda da savaşan gönüllüleriz biz.
Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk Milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın. Türk toprağı, sen , seni seven Türk Milletinin mezarı değilsin. Türk Milleti için yaratıcılığını göster…
G. B. : Baştakilerin, cumhurbaşkanlığı yapmış Eskişehir yöresindeki mümbit tarlalara otomobil fabrikası yaptıran Demirel gibilerin cumhurbaşknı seçilebildiği bir ülkedir Türkiyem, Mustafam..ı Dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğuna çalışmak demektir.
G. B. : Sanırım, yukarıda dile getirilen çalışmalarımızın dünya milletlerinin mutluluğuna dönük oldukları sanırım anlaşıldı.
Yalnız mitingler vesaire gibi tezahürat, büyük gayeleri , hiçbir vakit kurtaramaz
G. B. Bu ülkede büyük mitingler yapılıyor. 22 Temmuz 2007 Milletvekilleri seçimleri öncesinde “tehlikenin farkında mısınız” mitingleri yapıldı. Yer gök inletildi. Ortalık kırmızı bayraklarla donatıldı. Sonuç? Hikaye…
Kanaat tükenmez bir hazinedir.
G. B. : İskender Pala’nın “Kırkıncı Kap”ı adlı eserinde Şeyh Galib’in bir şiirinden esinlenilerek kaleme aldığı aşağıdaki satırlarda kanaat konusunda neler söylenmiş bir bakalım:
“şu dünyada nedense neşeden bahseden yok gibidir. Sözler amellerin ifadesidir. Her daim acı çeken kişinin neşeden bahsetmesi elbette abestir. Önemli olan sözü neşeli hale getirebilecek tavrı geliştirmektir. Çevrenize bir bakınız; herkes her şeyden şikayet ediyor, Herkes ağzını açıldıkça bin bir türlü derdini yanıyor. KANAATİN adı lügatlerden silinmiş, hakkaniyet çok eskilerde kalmış. Bir kez gözlerimizi kendimize çevirsek, bir kez kabahati kendimizde de armayı öğrensek sözlerimiz neşeleniverecek ama va-hayf!...”
Siyaset alnında karşılıklı çatışmaların bereketli gelişmeleri ancak, vatandaşlar arasında düşmanlık doğmasına meydan verilmemesiyle sağlanabilir.
G. B. : Ne mümkün! Düşmanlık ne kelime her türlü yasadışılığın yaşandığı, neredeyse herkesi yasa çiğnediği bu ülkede düşmanlık ne kelime..
Alalım Turgutreis Beldesini. Turgutris Belediye Başkanı Ali Sever Yazgan Başkanı olduğu belediyenin İtfaiye Binasına fotoğraflı posterini astırıyor. Bu yolsuzluğu yapıyor. Seçim kazanıyor. Halk bunu görüyor sesini çıkarmıyor. Medya onu beş yıldır en başarılı belde belediye başkanı seçiyor.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş desem yeridir. Hani imam şey yapınca derler ya işte o hesap, Mustafam, Kemalim
Selamlar ederim. Allah sana sabırlar versin derim

1 Aralık 2008 Pazartesi

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
Sayın Nilgün Nart,
“İNSANLIĞA ÇAĞRI” başlıklı yazınızı okudum. “Kyoto Protokolü -vakit geç olmadan- imzalanmalı” diyorsunuz . “Dır/dur/muştur, melidir/malıdır, gerekir/mektedir, cektir/caktır” gibi eklerle son bulan cümlelerle dolu bu yazınızda sözünü ettiğiniz sorunun odağında insan var. Şu var ki, “insan bencil bir varlık”tır.
Bizler; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve “her şeyi devletten bekleme alışkanlığı” gibi alanlarda yaptığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarıyla geldiğimiz noktada, başta “iklim değişikliği” olmak üzere, bu Gezegen’de yaşanmakta olan sorunların tümünün insanın “bencil bir varlık” oluşundan kaynaklandığının farkına varmış bulunuyoruz..
Yukarıda sözü edilen alanlarda yıllardır devam eden, “yeni bir bilinç” anlayışı geliştirmemize yol açan çalışmalarda, “sencil birer varlık” olma konusunda bir hayli yol aldık. “Sorun bencillik, çözüm sencilik” şeklinde bir slogan ürettik.
Yazınızda “BİZLER DEĞİŞİRSEK HERŞEY DEĞİŞMEK ZORUNDADIR” diyorsunuz.
Sayın Nart,
Bencil varlıkların, “İnsanlığa Çağrı” yazınızı, ya da benzer yazıları okuyarak DEĞİŞEBİLECEKLERİNİ, “sencil bir varlık”a dönüşebileceklerini kabul etmek, bize, imkansız olmasa bile çok zor görünüyor. Bunu bize yaşadıklarımız söyletiyor
“Bu gezegenin geleceği bizim” diyorsunuz. Bunu anlamış olmanız ya da anlatmağa çalışmanız neyi değiştirecek; “bencil varlık” değişmedikçe, “sencil bir varlık” olmak için çaba göstermedikçe…
Kyoto’yu çok önemsemişsiniz. Ne ki, o Protokolü hazırlayanlar da insan. Onlardan farkımız, farklı bedenlerde yaşıyor oluşumuz. HEPİMİZ BENCİLİZ…
Protokol’de yer alan, insan onuruna yakışmadığını söylediğiniz “Salınım Ticareti”ni bugün yapmayan da bir gün, ÇIKARI gereği yapacatır aynı işi. Çıkarı “onur” unun önündedir, parolası “önce çıkar sonra onur” dur, “erdem” kitabında yoktur bencil varlığın…
[ Erdem: Ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçak gönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklerin ortak adı. FAZİLET]
Aynı nedenle, ülkelerin, bilim adamlarının üretecekleri teknolojiler de, yazınızda öngördüğünüz şekilde, “iyiye, güzele ve barışa” dönük değil, “çıkar”a dönük olacaktır.
Bencillik, oluşturulmasını önerdiğiniz “Birleşmiş İnsanlar” adlı yapının önündeki en büyük, belki de tek engeldir. Bencil varlıklar yazınızda sözünü ettiğiniz ”insanlık kimliği”nde değil, “çıkarın öngördüğü kimlik”te toplanırlar, birleşirler.
Bizler, yaşadığımız gezegeni “Benciller Dünyası” olarak tanımlıyoruz. Benciller Dünyası sakinleri, “çıkar-zede”dirler. “Çıkar mağduru varlıklar”dır, onlar. Bugün benimle yarın seninle birleşirler. Sadakat nedir bilmezler...
Bu ülkenin sakinleri, yıllardır: “ilkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmek”tir dediler. Dediler ama sevemediler, hayata geçiremediler o ilkeyi. “Yurtta Barış”ı gerçekleştiremediler.
“Bu Alemde Barışın Yolu”, bize göre “sencil bir varlık” olmaktan, “Senciller Dünyası” için çalışmaktan geçer. Bizim “Yurtta Barış Dünyada Barış çağrımız” eklidir…
Yüce Atatürk, “Barış Yolu”nu, “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” diyerek tanımlamış ve bu konuda yapılması gerekenleri aşağıda görüldüğü şekilde ifade etmiştir.
* * *

Atatürk’ün;

YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ
öneri ve öğütleri * Kendiniz, şahsınız için değil, mensup olduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmanın en yükseği budur.
* Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünmekten ziyade kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi dirliği ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir.
* Bütün insanlığı bir tek vücut ve her milleti de o vücudun bir parçası gibi düşünmemiz icabeder.Dünyanın bir yerinde bir hastalık çıkmışsa, bundan bana ne diyemeyiz.. Böyle bir hastalık varsa. Bu içimizde çıkmışçasına, bizi de ilgilendirmelidir.
* Şuna inanıyorum ki, eğer sulh isteniyorsa, toplumların durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tamamının refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (Yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim”i Atatürk’ün işaret ettiği türden bir eğitim olduğunu düşünüyoruz)
* Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedhahtırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Her hangi bir şahsın, memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.
* * *
Yazınızda, “Birleşmiş İnsanlar” adı altında bir yapıdan ve bu amaçla bilim adamlarından, etkin sivil toplum örgütleri ile bazı bakanlıkların temsilcileri arasından seçilecek bilgelerden de söz etmişsiniz. O kadar çok bilgeyi nerede bulacağınızı, dahası, onları kimin, nasıl tefrik edeceğini merak ediyoruz
[Bilge:
Her şeyi bildiği gibi, bildiği şeyleri de iyi ve sağlam bilen, bilgisini kendisi ve başkaları için en yararlı biçimde kullanabilen, iyi ahlaklı, olgun kimse.
Bilgelik:
(1) Bilge kimsenin taşıdığı nitelik, (2) fels Herkesin ulaşamadığı, derin, kapsamlı, bütünsel bilgi. HİKMET. (3) Kendini tanımanın bilgisi VUKUF]
Ayrıca, her ülkede, bağımsız “Bilimsel Araştırma ve Çalışma Gurupları” kurulmasından ve Birleşmiş Milletlere bağlı “Su Kaynaklarını Araştırma ve Yaratma Gurubu” gibi oluşumlardan da söz etmişsiniz. Zor ki zor... “Bencillik Virüsü” adam ayırmıyor.
Dünya silah sanayi ve teknolojisinin kontrol altına alınmasını da önermişsiniz. Bu sektörün ürettiği silahların akıl almaz özellikleri dikkate alındığında, “pes” dememek, umutsuzluğa kapılmamak için “sencil varlık” olması gerekiyor insanın.
Küresel felaket, kıtlık ve açlığı önlemekle ilgili önerileriniz de, “keşke” ya da “nerde o günler” dedirten “iyi düşünceler” olmaktan öte bir anlam taşımıyorlar, bizce,..
”Tüketim bağımlısı” olan “bencil varlıklar”ın “enerji talebi” hiçbir şekilde karşılanamayacağından “alternatif enerji” arayışlarının da, ne yazık ki, “abesle iştigal” olacağını düşünüyoruz.
“Dünya Barışı Grubu” kurma önerinizi de, hoş görünüze sığınarak, kâğıt üzerinde kalmağa mahkûm bir düşünce olarak nitelemek durumundayız…
Yazınızda “Evrensel İnsan”dan söz etmişsiniz. Ruhbilim Uzmanı Sayın Ergün Arıkdal’ın “Evrensel İnsan” adlı kitabında, “bencil varlığı”, (Ruh ve Made yayınları) özetle: “İnsanoğlu nefsaniyet mağdurudur. Nefsinin kölesidir” şeklinde tanımladığı görülüyor.
Yine yazınızda sözünü ettiğiniz Jim Rohn’un dediği gibi, “Yeteri Kadar Nedenimiz” var ama, başka bir özelliğimiz de var: “Nefs”imizle, kendimizle baş edemiyoruz, henüz; BENCİL VARLIKLARIZ HEPİMİZ...
Sayın Nart,
Açıklanan nedenlerle, başta sözü edilen, örneği ekte görülen, “Yurtta Barış Dünyada Barış Çağrımız”ı değerlendirmenizi, uygun görürseniz, geliştirilmesi için katkıda bulunmanızı istiyoruz.
Saygılarımla.
Galip BARAN, Bilinçolog
HABİTAT Mevlana, Bilinç, Sencillik ve “Yurtta Barış Dünyada Barış” Kozaları Kolaylaştırıcısı
EK:

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
ÇAĞRISI
Bizler; birkaç yıl önce, iklim değişikliğinin, açlığın, susuzluğun, yolsuzlukların, dünyanın yaşanılamaz hale gelişinin, “eşref-i (!) mahlûkat” olduğu söylenen ya da olacağı beklenen iki ayaklının “bencil bir varlık” oluşundan kaynaklandığının farkına vardık.
UYANDIK…
Ben, uyanışımı, İstanbul ve Bodrumda gerçekleştirilen, hedefleri: ”yaşanabilirlik”, “sürdürülebilirlik” ve hakçalık” ve ilkeleri: “yönetişim”, “yapabilir kılma”, “katılımcılık” ve “çözümde ortaklık” olarak belirlenen HABİTAT Konferanslarını izleyen yıllarda yaptığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarımıza borçluyum. Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve “her şeyi devletten bekleme alışkanlığı” gibi alanlarda yaptığımız, gördüğü işlev nedeniyle “Sencilleştirici eğitim” olarak tanımladığımız o çalışmalar, diğer taraftan, kendimizi tanımamızı da sağladı.
İnsanın, “sencil bir varlık” olmak için çalışmadıkça, “nefs”in kölesi olmaktan kurtulamadıkça özgürleşemeyeceğini, demokratikleşemeyeceğini, insanlaşamayacağını; “yaşanabilir bir dünya”nın, ”sürdürülebilir bir yaşam”ın, “hakça bir düzen”in, ve de, ne “yurtta” ne de “dünyada barış”ın gerçekleşemeyeceğini aynı çalışmalarda öğrendik. O çalışmalarda yer almasaydım, çokları gibi, ben de, “barışı isteyen ama bu bağlamda -üste düşen-den bihaber birisi” olmayı sürdürecektim…
Bizler; o çalışmalar sayesinde “sencil bir varlık” olma yolunda küçümsenemeyecek bir yol aldığımıza; böylece havasını solumamıza, suyunu içmemize, toprağından beslenmemize karşın nankörce sömürdüğümüz, yaşanabilirliğini yitirmesine omuz verdiğimiz dünyaya borcumuzu ödemeğe başladığımıza inanıyoruz…
Ben bir memur emeklisiyim.
Yaklaşık bin YTL emekli maaşı alıyorum.
Benden daha az alanlar aklıma geldikçe kendimden UTANIYORUM.
Bunu “hakça bir düzen” ilkesiyle bağdaştıramıyorum. Bu ilke yaşama geçmedikçe “ne yurtta ne de dünyada barış”ın gerçekleşemeyeceğine inanıyorum.
Utanma duygumun gelişmesini yukarıda sözü edilen çalışmalara borçluyum.
NE MUTLU UTANABİLENE…
Amerika’da yayınlanan bir psikoloji dergisinde “utanma duygusu”nun insanı insan yapan değerlerin başında geldiğini; ünlü bir hukuk adamının, aynı konuda, Cumhuriyet Gazetesinde yer alan bir yazısında “utanma duygusu olmayana insan bile denemez” dediğini okumuştum…
“Yasalara saygı alışkanlığı” oluşturmak için başlattığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarında kullandığımız, “sosyal yaptırım” olarak tanımladığımız yöntemde, bizler de aynı duygudan yararlanıyoruz. Bu duyguyu -sosyal yaptırımı - kırmızıda geçenleri - yasalara uymayanları - anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki göstermeyecek şekilde uyarmak” şeklinde tanımlıyoruz…
“Sencil bir varlık” olmak, “yurtta ve dünyada barış” için çalışmak, yaşam biçimimizde kökten değişikliklere yol açtı. Yeni bir “bilinç” anlayışı geliştirdik. Yıllardır devam eden bu çalışmanın geldiğimiz aşamasında “kansız bir devrim”i geçekleştirdiğimizi, “barış güvercinleri” olduğumuzu düşünüyoruz…
“Kansız devrim”i merak edenleri, özellikle de “izindeyiz” diyenleri, aşağıdaki yazıyı okumaya ve “barış için çalışma”ya çağırıyoruz.
Atatürk’ün “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” öneri ve öğütleri
* Kendiniz, şahsınız için değil, mensup olduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmanın en yükseği budur.
* Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünmekten ziyade kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi dirliği ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir.
* Bütün insanlığı bir tek vücut ve her milleti de o vücudun bir parçası gibi düşünmemiz icabeder.Dünyanın bir yerinde bir hastalık çıkmışsa, bundan bana ne diyemeyiz.. Böyle bir hastalık varsa. Bu içimizde çıkmışçasına, bizi de ilgilendirmelidir.
* Şuna inanıyorum ki, eğer sulh isteniyorsa, toplumların durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirle alınmalıdır. İnsanlığın tamamının refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (Yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim”i Atatürk’ün işaret ettiği türden bir eğitim olduğunu düşünüyoruz)
* Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedhahtırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Her hangi bir şahsın, memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.
Galip BARAN-Bilinçolog
HABİTAT Mevlana, Bilinç, Sencillik ve “Yurtta Barış Dünyada Barış” Kozaları Kolaylaştırıcısı

10 Kasım 2008 Pazartesi

YURDU VE MİLLETİ ÖZÜNDEN ÇOK
SEVMEYİ ÖĞRENMEK İSTEYENLER İÇİN

MÜFREDAT PROGRAMI (*)
Ben ……. ……..
BUNDAN BÖYLE:
(A)
Aşırı tüketmeyeceğime,
Vergi kaçırmayacağıma,
Çevreyi kirletmeyeceğime,
Milli servete zarar vermeyeceğime,
Trafik kurallarını çiğnemeyeceğime,
Rüşvet vermeyeceğime/almayacağıma,
İmar yasasına aykırı işler yapmayacağıma, İş ahlakının korunması için çaba göstereceğime,
Toplum sağlığına aykırı alışkanlıklar edinmeyeceğime,
“Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”mı terk edeceğime,
Diğer deyişle, KIRMIZIDA DURACAĞIMA,
(B) : Sayılan alanlarda KIRMIZIDA GEÇMEK isteyenleri, SOSYAL YAPTIRIM olarak bilinen yöntemle uyaracağıma,
(C) : Uyardıklarına, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını önereceğime,
SÖZ VERİYORUM.
=============
KIRMIZIDA DURMAK: Her türlü yanlış, iş, davranış ve haksızlıktan kaçınmayı, eşdeyişle, “bencilce yaşamak”tan vaz geçmeyi öngören bir “İLKE” dir.
SOSYAL YAPTIRIM : “Kırmızıda geçmeğe kalkışanı, eşdeyişle, bencilce davrananı, anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak” tır.
(*) : Bireye nefsiyle nasıl savaşacağını öğreten bu MÜFREDAT, Atatürk’ün onayı alınarak yayınlanmıştır.

Galip BARAN
Rektör
Bilinç Üniversitesi / Turgutreis-BODRUM
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com / galipbaran@mynet.com
WEB:
www.turkcelil.com, http://www.galipbaran.blogspot.com/

20 Ekim 2008 Pazartesi

"YARGITAY BAŞKANI'NA AÇIK MEKTUP VE ÇAĞRI"

Hasan GERÇEKER
Yargıtay Başkanı
KONU: “Bilinç Yoksulu” bir toplumda “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini hayata geçirme sorunumuz.
Sayın Hasan GERÇEKER
Bizler; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme alışkanlığı v.b. alanlarda yıllardır yapmakta olduğumuz, yaşam tarzımızda “DEVRİM” niteliğinde değişikliklere yol açan “okul dışı eğitim” çalışmalarında “yeni bir bilinç” anlayışı geliştirdik. Bilinç kavramını sorumluluk kavramıyla bütünleştirdik. Somutlaştırdık. Bu sonucu “Yasa Bilinci” olarak açıklayıp tanımladık.
1996 yılında, Bodrum’da, “Trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım” çağrısından esinlenerek, Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili trafik ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda başlattığımız çalışmada geliştirdiğimiz, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin uygulamasında edindiğimiz birikimden yola çıkarak geliştirdiğimiz; “Trafik Bilinci”ni: “Trafik Yasası’nın kurallarının tümüne, aynı özen ve duyarlıkla uyulmasını ve uymayanların uyarılmasını öngören bir kavram” şeklinde ifade ettik.
Trafik Yasası’nın sürücülerle ilgili kırmızı ışık kuralına uyan sürücülerin, yaya iken (genelde herkesin) aynı yasanın yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralına uymadıkları, uysalar bile uymayanları uyarmadıkları gerçeği ve trafik kazalarında “insan kusuru”nun % 95 düzeyinde olduğu dikkate alındığında, “Trafik Bilinci”nden bi-haber bir toplum olduğumuz kolayca görülür.
Böylece bizler, bu durumu ve bilincin bütünsel bir kavram olduğu gerçeğini dikkate alarak yaptığımız değerlendirme sonucunda, “bilinç yoksulu” bir toplum olduğumuza inanmış ve ifade etmiş bulunuyoruz…
Diğer taraftan, ben, birey olarak, bu çalışmalarda yer alanlar arasında, bir emekli (koşulları en uygun kişi) olarak, bütün zamanımı harcayarak sürdürdüğüm bu etkinliklerin bir aşamasında, “Yasa Bağımlısı” olduğumun farkına vardım.
Bodrum’da uygulamaya koyduğumuz projenin Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere, Anadolu’nun pek çok kentinde gerçekleştirdiğimiz etkinliklerinde; rütbeli-rütbesiz her kesimden polislerin, askerlerin, hatta deneyimli avukatların bile kural çiğnediklerini, trafik suçu işlediklerini gördük.
Onları; “Yeşili Bekle, lütfen” ve “Sağdan lütfen” yazılı pankartlarla gerçekleştirdiğimiz uygulamalarda, bazen, “Sosyal Yaptırım” olarak tanımladığımız, bireyin “utanma duygusu”nu hedef alan bir yöntemle, sessizce; bazen de, “Komiserim! Yüzbaşım! Memur bey! Trafik suçu işlediniz! “ diyerek, megafonla seslenerek uyardık.
Uyarılanların bazılarının “bizi utandırdınız” diyerek, bazı trafik polislerinin, “bir daha olmaz” diyerek, ancak gülümseyerek gösterdikleri tepkiler karşısında; devlet kuramının “olmazsa olmaz”ı bir kavram olduğuna inandığımız YASA konusunda bir “BOŞLUK” yaşandığını, bu nedenle işlevsel bir görev yapmakta olduğumuzu anladık.
Zaman zaman gözaltına alındığımız bu çalışmalarda yasa ve bilinç konularında edindiğimiz, birikimimizi üst düzey yetkililere anlatamamanın ve yukarıda sözü edilen “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması için Milli Eğitim Bakanlığına yaptığımız başvurulardan sonuç alamamanın üzüntüsünü yaşarken, basında yer alan haberlerden (*), Yargıtay Üyelerinin de trafik suçu işlediklerini öğrendiğimizde, hiç şaşırmadık…
Sözü edilen çalışmaları yaparken, bir başka “BOŞLUK”u doldurmuş olduğumuzun; öğrencilik günlerimizde, her sabah, okulda, bir ağızdan bağıra çağıra dile getirdiğimiz, “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini hayata geçirdiğimizin farkına vardık.
O ilkenin hayata geçemeyişinin “bencil varlıklar” oluşumuzdan kaynaklandığını ve “bencil varlıkları”ın, yurdu ve milleti “özleri kadar” bile sevemeyeceklerini de aynı çalışmalarda öğrendik…
Sayın Başkan,
Bizler; “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesinin hayata geçirilmesi için gereken çaba gösterilmedikçe;
(a) “Yurtta Barış”ın gerçekleşemeyeceği,
(b) “Muasır Medeniyet”i aşamayacağımız,
(c) Atatürk’ün açtığı yolda gösterdiği hedefe yürüyemeyeceğimiz,
(d) “Birlik beraberlik” ya da “tek yürek” olma söylemlerinin nutuklarda kalacağı,
(e) “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları” olamayacağımız gerçeğini İDRAK ETMİŞ BULUNUYORUZ.
Bize göre; sözü edilen ilkenin hayata geçebilmesi için ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması talebiyle M.E.Bakanlığına başvurusunu yaptığımız ,“trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin uygulamaya konması yeterlidir.
Sözü edilen ilkeyi hayata geçirebilme çabamızda bize destek vermenizi, yardımcı olmanızı, bizlerle işbirliği yapmanızı bekliyoruz.
Saygılarımızla
Galip BARAN
Rektör; Bilinç Üniversitesi - Turgutreis-BODRUM
TEL: 0252.382 34 77 -0535.844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com, galipbaran@mynet.com
WEB: www.galipbaran.blogspot.com, www.bilinc-universitesi.blogspot.com, www.turkcelil.com, www.internethaber.eu,
(*) : Yargıtay Üyeleri Trafik cezası ödüyor. Akşam Gazetesi/ 27 Eylül 2008
Yargı soluduğumuz hava kadar önemlidir. Her fırsatta yargı mensuplarının dokunulmazlığı olduğu ileri sürülür. Yargı bağımsızlığı ve hakim teminatını güvenceye alan düzenlemeler dokunulmazlık olarak algılanmamalı. Hakimlerin trafik cezası bile ödemediği yazılıp çiziliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Trafik ihlali yapan Yargıtay üyeleri hakkında kesilen cezalar, 1’ Başkanlık Kurulu’na geliyor. Nerdeyse her hafta 4-5 Yargıtay üyesi arkadaşımıza, trafik cezasından kaynaklanan ödeme emri çıkartıyoruz.

18 Ekim 2008 Cumartesi

FARZ'LAR....
Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş,
Bodrum’un Turgutreis beldesinde yaşayan bir adam tanıyorum.
Bu adam:
* Çevreyi kirletmiyor, aşırı tüketmiyor, trafik kurallarını çiğnemiyor, sağlığa aykırı alışkanlıkları önlemeğe çalışıyor, vergi kaçırmıyor, rüşvet vermiyor-almıyor, iş ahlakının korunması için çaba gösteriyor, milli serveti koruyor, imar yasasına aykırı işler yapmıyor, her şeyi devletten beklemiyor, eşdeyişle, KIRMIZIDA DURUYOR.
* Sayılan alanlarda KIRMIZIDA GEÇMEK isteyenleri, SOSYAL YAPTIRIM olarak nitelediği bir yöntemle UYARIYOR.
* Uyardıklarına, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını ÖNERİYOR.
* Ülkeyi yönetenlerin canını sıkan bu etkinlikleri “Okul dışı eğitim” olarak TANIMLIYOR.
* Bireyi erdeme yönlendirdiğini savunduğu bu çalışmaları ülkeyi yönetenlerin engellemelerine karşın, yıllardır, inatla SÜRDÜRÜYOR.
* “KIRMIZIDA DURMAK”, “Her türlü yanlış, iş, davranış ve haksızlıktan, kaçınmayı, öngören bir ilke”dir DİYOR,
* SOSYAL YAPTIRIM’ı, “Kırmızıda geçmeğe kalkışanı, anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak” olarak NİTELİYOR,
Sayın Ateş,

Ülkeyi yönetenlere rağmen, çalışmalarına,
ölmek var dönmek yok
diyerek devam eden bu adamı izleyen vatandaşların bazıları, ona;
herkes senin gibi olsa”, “senin gibilerin sayısı çoğalmalı”, “senin hakkın ödenmez”, “sen ibadet ediyorsun”, “sen insanlık için çalışıyorsun”, “Allah senden razı olsun”, “babana rahmet
benzeri övgüler yağdırıyorlar.
Bir gün heykelini dikecekler”, “en azından bir sokağa adını verecekler”
diyenler, türlü ikramlarda bulunanlar oluyor.
Diğer taraftan, seyrek de olsa, anasına küfredenler hatta yumruklayanlar olduğunu da biliyorum…
Yeri geldiğinde, “yaşamım dinimdir” diyen bu adamın çabasını değerlendirmeğe çalışırken, aklıma farz-ı ayn ve farz-ı kifaye olarak bilinen dinsel kavramlar geldi…
Gerçekten “insanlık için” çalıştığı dikkate alındığında, bu adamın yaptıklarını farz-ı kifaye şeklinde değerlendirmek mümkün müdür?
Aydınlatırsanız sevinirim.
Galip BARAN
Rektör: Bilinç Üniversitesi, Turgutreis-BODRUM
TEL
:0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta: galipbaran@ttmail.com
www. bilinc-universitesi.blogspot.com, http://www.internethaber.eu/

8 Ekim 2008 Çarşamba

İŞTE DEVLET ADAMI...
ONDAN SONRA BÖYLE BİR DEVLET ADAMI GELMEDİGİ İÇİN
SÜRÜNÜYORUZ.
**Galip BARAN seçimi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Baş Yaveri Salih Bozok anlatıyor:
"Baskumandan, dusmandan kurtardigi Izmir'de gecirecegi ilk geceyi yasiyordu.
Mustafa Kemal Pasa İzmir'de ilk gecesini calisarak gecirdi. Zengin bir sofra hazirlandigi halde ufak tefekle karnini doyurdu ve gec vakitlere kadar calisti.
Ertesi sabah erkenden uyandik.
Hafif bir kahvaltidan sonra vilayet konagina gittik. Vali, Ingiliz konsolosu ile konusuyordu. Biz gelince vali ayaga kalkti ve konsolos ile Mustafa Kemal Pasa'yi tanistirdi. Konsolos iyi Turkce biliyordu. Pasa valiye sordu.
-'Konu nedir ?'
Vali anlatti:
-'Sayin konsolos, ingiliz tebasi vatandaslarla rum ve ermeni azinligin guven altinda olup olmadigindan endiseleniyorlar. Ben kendilerine herkesin guven altinda oldugunu bildirdim'. Mustafa Kemal Pasa konsolosun turkce bildigini biliyordu, buna ragmen kendisine valiyi muhatap aldi:
- 'Ee, peki daha ne istiyormus ?' Bu soruya konsolos turkce cevap verdi:
-'Tebamiz icin hukumetinizden yazili teminat istiyorum !'
Pasa:
-'Ne yani, Yunanlilar zamaninda siz tebanizi daha emniyette mi goruyordunuz> ?'
Konsolos, kasilarak:
-'Evet' dedi, 'Yunanlilar buradayken tebamizi daha emniyette goruyorduk.'
-'Oyleyse buyrun, tebanizla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim !'
Konsolos sinirlenerek sesini yukseltti:
-'Yani majestelerimin hukumetine savas mi aciyorsunuz ?'
Pasa:
-'Siz kiminle neyi konustugunuzu biliyor musunuz ? Ben Millet Meclisinin baskani ve Turk ordulari baskomutaniyim. Savas acmaya da baris yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hukumetiniz adina savas ve baris> gorusmeleri yapmaya yetkili misiniz ? Boyle bir yetkiniz varsa goruselim. Yoksa (eliyle kapiyi gosterdi) buyurunuz disariya, efendim !..'
Konsolos, Mustafa Kemal Pasa'nin son sozleri uzerine sapsari kesildi ve tek bir kelime soylemeden kapidan cikti gitti. Mustafa Kemal Pasa, adamın arkasindan valiye dondu:
-'Bunlara yuz vermeyin vali bey ! Bir donanma onunde pisacak, bir blof karsisinda yelkenleri suya indirecek bir devletcik saniyorlar bizi ! Kustahlik derecesine bakin, bana 'savas mi aciyorsunuz ?' diye soruyor.> Barut kokan bir odada adamin sordugu seye bak !..
Savas halinde degiliz sanki !'
Birkac saat sonra, Ingiliz donanmasi komutani hukumet konaginin kapisindan girerek Mustafa Kemal Pasa'nin odasina yoneldi. Nazik fakat ofkeli bir hali vardi. Rusen Esref kendisine ne istedigini sordu.
-'Baskomutan Mustafa Kemal Pasa ile gorusmek istiyorum !..'
Birlikte odaya girdiler, kapi kapandi.
Amiral:
-'Cok guc kosullar altinda bir savas kazandiniz, sizi asker olarak> ictenlikle kutlarim. Canakkale'deki basarinizi rastlantiya borclu olmadiginiz kanitlandi boylece. Buyuk bir askerle tanistigim icin memnunum.' diyerek ovguler yagdirmaya basladi.
Pasa, bikkin bir ifadeyle:
-'Bunlari gecin amiral. Cok isimiz var. Asil konuya gelin' dedi..
Amiral bu tavir karsisinda bocalayarak konuya girdi:
-'Izmir'de tebamiz ve sizin azinliklariniz ermeniler, rumlar var. Yeni> askeri yonetim altinda bu insanlarin statusu nedir? Guvende midirler ?..'
-'Hic kuskunuz olmasin amiral. Tebaniz ve azinliklar hukumetimizin korumasi altindadir. Suc islemeyenler, kendilerini guvende sayabilirler'
-'Peki suc isleyenler ?
-'Suc isleyenler sayin amiral, muhtemelen sizin ulkenizde de oldugu gibi, adaletin huzuruna cikar. Suclu olanlar, cezalarini cekerler.'
-'Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade gunler gecirdik. Yunan ordusundan cesaret alan rumlar simariklik yapmis olabilir. Bugun bu insanlar yerli halkin dusmanligi ile yuz yuzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz buyuk bir bolumu> goce zorlandi ve onemli bir bolumu hayatlarini kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile isbirligi yapmis, bazi Turklere zor gunler gecirtmis olabilirler. Bunlar, fevkalade gunlerin olaylaridir, bagislanmasi, hos> gorulmesi gerekir. Eger bu kisiler halkin husumetine birakilacak olursa, butun dunya aleyhinize kiyameti koparir !..'
Son cumleye kadar amirali sakince dinleyen Mustfa Kemal Pasa, 'dunyanin koparacagi gurultu' ile tehdit edilince amiralin sozunu kesti:
-'Ustunluk pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral ! Milletleri tehdit> etmekten de vazgeciniz. Ingiltere ve muttefiklerinin kiyamet koparip koparmayacagini dusunmem bile ! Bunlar memleketin dahili isleridir ve de sizin bu islere karismaniza musaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azinliklarla ugrasmaktan vazgecsin. Kim ki bize saygi beslemez, bizden de saygi beklemeye hakki olmaz. Amiralin yuzu bembeyaz oldu:
-'Ingiliz hukumetinin tebasini her yerde koruma hakki devletler hukuku teminati altindadir. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladigimiz rum ve ermenilerin guven icinde bulundurulmasini sadece rica ettik. Yoksa biz bu> guvenligi saglayacak gucteyiz...
Pasa: -'Arkaladiginiz Yunan ordusunun denizde yuzen cesetlerini herhalde gormus> olmalisiniz. Ordumuz asayisi saglamistir. Izmir limanini donanmaniza kapatiyorum. Isterseniz, tebanizi gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanizin en kisa zamanda limani terk etmesini istiyorum !' Sert sozler karsisinda amiral ne yapacagini sasirdi:
-'Ingiltere'ye savas mi aciyorsunuz ?'
Pasa:
-'Savas acmak mi ? Siz yoksa Sevr antlasmasinin halen yururlukte oldugunu mu saniyorsunuz? Biz onu coktan yirtip attik bile. Karsimda serbestce oturusunuzu, sizi konuk saymama borclusunuz ! Fakat nezaketimizi kotuye kullanmaniza musaade edemem. Su anda hukuken 'baris antlasmasi yapmamis' iki devletiz. Savas hukuku halen yururluktedir. Gemilerinizi derhal karasularimizdan cekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !...'
Bir balmumu heykeline dondu amiral...
Sert adimlarla girdigi Mustafa Kemal Pasa'nin odasinda oturdugu sandalyede kuculdukce kuculdu ve sonunda kekeleyerek:
'- Affedersiniz !' dedi, yerlere> kadar egilerek geri geri kapiya gidip disari cikti.
Olay kisa sure icinde sehirde duyuldu...Ingiliz ve Fransizlar kendi uyruklarini gemilere bindirmeye basladilar. Birkac saat sonra da sessizce cekilip gittiler..."