![]() |
BİLİNÇ ÜNİVERSİTESİ Kurucusu GALİP BARAN Tarafından
Bodrum/Tugutreis ZEYYAT MANDALİNCİ İlkokulu 4/B sınıfında verilen "Trafik ve Bilinç" semineri'nden görüntüler; 24 Mart 2014,
|
sorun: BENCİLLİK, çözüm: SENCİLLİK Tel: 0.252.3823477; gsm: 0.535.8448476; Tugutreis, Bodrum/MUĞLA
31 Mart 2014 Pazartesi
Bodrum/Tugutreis ZEYYAT MANDALİNCİ İlkokulu 4/B sınıfında verilen "Trafik ve Bilinç" semineri'nden görüntüler;
4 Ocak 2014 Cumartesi
Belediye Başkanlığı'na verdiğim dilekçe...
Mehmet Kocadon, Belediye
Başkanı
BODRUM
Sayın Mehmet Kocadon,
Yayınladığınız yeni yıl mesajında;
* Bodrum’un sevginin, sanatın, uygarlığın merkezi sayıldığını,
* Bodrum Halkının, aydınlık
yarınlara, ayrımsız sevgi, sağlık, dostluk ve barış yoluyla
ulaşılabileceğini bildiğini,
* Yaşadığınız bu toprakların yaydığı sevgi enerjisinin tüm dünyaya
ulaşmasının en büyük dileğiniz olduğunu
ifade ettiniz.
Bu mesajınızda yer alan sevgi sözcüğü, aşağıda sayılan alanlardaki çalışmaları yaparken
edindiğim bir özelliktir. (“Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve “yaratılanları
Yaratan’dan ötürü sevme” ilkeleri)
Çevre, tüketim, trafik, sağlık,
vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten
bekleme gibi alanlarda başlattığım, insanı, davranışlarını ve nedenlerini
araştırdığım, bazıları yerel bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına
giren, “devletin iş yükü”nü
azaltmayı öngören, bencillikten kurtulmamı, “Bilgi Çağı”nı aşmamı, “Bilinç
Çağı İnsanı” olmamı sağlayan çalışmaları yaparken yaşam biçimim kökten
değişti:
* “Yasa Bağımlısı” oldum.
* Kendimi tanımağa
başladım.
* “ Diğerkâm bir kişilik” edindim.
* “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve
“yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerini
özümsedim.
* Edindiğim “tecrübi bilgi” ile işlevi ve kuruluş amacı aşağıda açıklanan Bilinç
Üniversitesi’ni kurdum.
* Basında yer alan haberlerden “Burası Türkiye” ve “Küresel ısınma” sergileri hazırladım
* Bilinç konusunda
uzmanlaştığımın, otodidakt (özöğrenimli)
olduğumun farkına vardım ve
kendimi Bilinçolog olarak
tanımladım.
* “Bilgi Çağı”nın “yeti”
sözcüğüyle sınırlı olan bilinç kavramını:
(a) Sorumluluk kavramıyla
bütünleştirdim. Ete kemiğe büründürdüm. Somutlaştırdım.
(b) B(bilinç) = Z (zaman) x Ç2 (çabanın karesi) şeklinde ifade ederek
bilimselleştirdim…
Otodidakt : bir okula
gitmeden kendi kendini yetiştiren (kimse). eş. yeni özöğrenimli.
Özöğrenimli: bir okula gitmeksizin her şeyi kendi
çabasıyla, çalışmasıyla öğrenen (kimse).
Sayın Mehmet Kocadon,
1996 yılında Bodrum Garaj altı Kavşağı’nda, topluma trafikte
doğru davranış alışkanlığı kazandırmak amacıyla bir uygulama başlattım. İzleyen
yıllarda Bodrum dışında pek çok il, ilçe ve beldede de gerçekleştirdiğim bu
uygulamada, yayalarla ilgili “kırmızı ışık kuralı”nı ihlâl eden (bu yolsuzluğu yapan) yayaları “Yeşili Bekle, Lütfen”,
“Sağdan, Lütfen” yazılı pankartları kullanarak uyarmaya başladım. (Bu yolsuzluğu sürücüler de yaya iken yapmaktadırlar)
Bu uygulamayı yaparken:
* “Bir kurum, bir topluluk içerisinde kişilerin karşılıklı
hak ve özgürlüklerinin varlığına dayanan yaşam biçimi” şeklinde tanımlanan demokrasinin kavşaklarda tezahür ettiğinin farkına vardım.
* Demokrasinin yayalarla ilgili
trafik ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda öğrenilebileceğini anladım.
* Sözü edilen kavşakları “demokrasi dershanesi”, bu kavşaklarda
yeşili beklemeyen (kırmızıda geçen) yayaları
uyaranları “demokrasi öğretmeni”
olarak tanımladım.
Sayın Mehmet Kocadon,
1996 yılında gerçekleştirilen, “Asrın Zirvesi” olarak tanımlanan,
katılımcılarının bol keseden TAAHHÜTLERDE bulundukları İstanbul HABİTAT Konferansı FARE DOĞURDU.
Ardından “Yaşanabilir bir Bodrum için” sloganıyla başlatılan, katılımcılarının
aynı şekilde bol keseden TAAHHÜTLERDE bulundukları, Türkiye’nin
Daimi Temsilcisi Hüseyin Çelem tarafından Birleşmiş Milletlerin 29 Aralık 1999
günü yapılan 55. Genel Kurul Gündemine taşınan Bodrum HABİTAT Konferansı da FARE DOĞURDU.
HABİTAT’ın en önemli özelliği;
devletin, kozaları; tüzel bir kişiliğe sahip olup olmadıklarına bakmaksızın
muhatap almasıdır.
Hatırlayacağınız üzere, ben, 1999
yılı Ekim ve Kasım aylarında HABİTAT Ruhu’nu canlandırmak amacıyla bir
girişimde bulundum. Bodrum Belediye Meclisi Toplantı salonunda “Burası Türkiye Sergisi” eşliğinde bir
konferans verdim.
1996 yılında “Yaşanabilir bir Bodrum için” sloganıyla başlatılan, HABİTAT
Konferansına katılanların, harcadığım yoğun çabaya karşın ilgilenmelerini sağlayamadığım
bu etkinlik de FARE DOĞURDU, ne yazık ki…
Sakinlerinin sahibi olmamaları
yüzünden Bodrum’da, Türkiye’de ve Dünya’da küresel ısınma sorunu yaşanmaktadır.
Sözü edilen FARE DOĞURAN etkinliklerden
alınan dersleri dikkate alarak, bir defa daha, HABİTAT Ruhu’nu canlandırma girişiminde
bulunmamızı ve yayınladığınız yeni yıl mesajında “aydınlık yarınlara, ayrımsız sevgi, sağlık, dostluk ve
barış yoluyla ulaşılabileceğini bildiğini”
ifade ettiğiniz Bodrum Halkını, Bodrum’a, (bir HABİTAT
söylemi olan) “Bodrum’un sakini değil,
sahibi ol”sloganını kullanarak, sahip
çıkmağa davet etmemizi öneriyorum…
Sakinlerinin sahibi oldukları
Bodrum’un ne kadar ayrıcalıklı bir kent ve bu kentin Belediye Başkanı olmanın
ne kadar keyifli, kolay ve zevkli bir iş olacağının takdirini size bırakıyorum…
Sayın Mehmet Kocadon,
Yukarıda özetle açıklanan,
yıllardır devam eden çalışmalarda oluşan birikim ve deneyimimle:
(a) “Burası Türkiye” ve “Küresel ısınma” sergileri eşliğinde “Trafik, demokrasi ve bilinç” konferansı vermek istiyorum.
(b) “Bodrum’un
sakini değil, sahibi ol” projesini birlikte başlatmamızı öneriyorum.
Saygılarımla. 03.01.2013
Demokrasi öğretmeni
Bilinç Üniversitesi Kurucusu
Bilinçolog Galip
(Diğerkâm)Baran
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-POSTA:
galipbaran@windowslive.com
Bilinç Üniversitesi’nin
(a) İşlevi:
“Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına
dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler
kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı
zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda
bulunmak.
(b) Kuruluş amacı: Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu,
eşdeyişle, “dünyevi değerler”in yerini “uhrevi değerler”in aldığı bir dünya
düzeni kurmak.
ADRES: Yalı Mahallesi, 4076 Sokak No: 5/2
PK: 20 Turgutreis-BODRUM
2 Aralık 2013 Pazartesi
20 Kasım 2013 Çarşamba
16 Kasım 2013 Cumartesi
14 Kasım 2013 Perşembe
ÂYİNESİ İŞ'TİR KİŞİ'NİN LÂFA BAKILMAZ (Ata sözü)
AYİNEM!..
Ben;
(a) Açılışını Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’nın yaptığı Turgutreis Yat Limanını (D-Marin’i);
* ÇED raporunu hiçe
sayarak, denizi kirleterek, kamusal, yani Türk Milleti’ne ait alana tecavüz
ederek, Çevre Yasası’nı ihlâl ederek inşa eden,
* Liman giriş
kapılarındaki bekçi kulübelerinin üstüne gölgelik olarak konulmuş olan
tenteleri zemine bağlayan çelik halatlarla yaya yolunu kapatarak, Trafik
Yasası’nı ihlâl ederek, kamusal, yani Türk Milleti’ne ait alana tecavüz ederek
işleten Doğuş Grubu’nun yaptığı yolsuzlukları
önledim. (Kamusal alana özel alanım
gibi sahip çıktım.)
(b) Turgutreis Otobüs Terminali karşısındaki
Total Benzin İstasyonunun devasa reklam panosunu yaya yoluna koyarak, Trafik
Yasası’nı ihlâl ederek, kamusal alana
tecavüz ederek yaptığı yolsuzluğu da aynı şekilde önledim.
(c) Bazı ticari işletmelerin kamuya ait
plajlarda (kumsala) ve sokağın (kamusal alanın) yayalara ait kısmına koydukları
masa ve sandalyeleri kaldırttım. (Kaldırtmaya devam ediyorum)
(d) 2001 yılında, Türkiye Cumhuriyet Devletini
dış borç yükünden (İMF Boyunduruğundan) kurtarmak için, “borç alanın emir de alacağı” anlayışıyla, bir “gönüllü vergi” kampanyası başlatmak için Başbakanlığı başvurdum. Bu
kampanyayı Hazine Müsteşarlığı’nın bu konuda öngördüğü yasal düzenleme
yapılmadığı için başlatamadım.
(e) 2003 yılında, “yurttaşlığa çağrı yürüyüşü” düzenledim. Bodrum’dan İzmir,
Çanakkale, Tekirdağ, İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Bilecik, Eskişehir
güzergâhı üzerinden Ankara’ya yürüdüm.
Bu yürüyüşte konakladığım il ve
ilçelerde, sokaklarda, kamusal, yani, Türk Milleti’ne ait alanlarda çöp
topladım ve 1996 yılında Bodrum’da Garajaltı Kavşağında başlattığımı aşağıda
ifade ettiğim trafik sorunuyla ilgili uygulamayı gerçekleştirdim.
(f) Sokaklarda (kamusal alanda) yapmakta olduğum
diğer işler:
*
Su ve kanalizasyon arızalarını belediyeye haber veriyorum.
*
Çöp, izmarit gibi atıkları toplayıp çöp bidonlarına atıyorum.
*
Üstüne basanın ayağına batacak çivili tahta parçalarını kaldırıyorum.
*
Kedi köpek ölülerini kokmamaları için alıp çöp bidonlarına koyuyorum.
*
Geri kazanılabilecek katı atıkları toplayıp atık toplama kutularına
koyuyorum. (Dün, Turgutreis
Belediyesi’nin giriş holündeki pil toplama kutusunda buruşturulup atılmış
gazete parçaları ve poşetler gördüm.)
*
Salyangoz ve benzeri canlıları alıp üzerlerine basılmayacak bir yere
bırakıyorum.
*
Köpek pisliklerini alıp basılmayacak yerlere atıyorum ya da belediyeye
haber verip temizletiyorum.
* Sokaklardaki beton elektrik direklerinin
koparılmış olan topraklama tellerini ilgililere haber verip bağlatıyorum.
*
Sökülüp sokağa atılmış güneş enerjisi sistemlerinin cam yünlerini
(kansorejen maddeleri) belediyeye haber verip kaldırtıyorum.
* Evimin giriş kapısındaki duvarın üzerine,
her sabah, “önce kuşlar” diyerek bir
avuç buğday koyuyorum. Bu buğdayı salyangozların da yediklerini görüyorum. “Kuşları ve salyangozları aç yatan bizden
değildir” diyorum.
* İstanbul’da, 2007 yılında, 7 yaşındaki
Dilara Dumru’nun, 2005 yılında, 4 yaşındaki Berkay Dağıstanlı’nın ve Van’da
2011 yılında 8 yaşındaki Şirin Dalga’nın içine düşerek ölümlerine yol açan
rögar kapaklarını (başka Dilaralar’ın, Berkaylar’ın, Şirinler’in ölmemesi için)
ilgilere haber verip kapattırıyorum.
1996 yılında, Bodrum’da, Yerel
HABİTAT Konferansı ile eşzamanlı olarak, yayalarla ilgili trafik ışıklarıyla
donatılmış kavşaklarda bir çalışma başlattım. Bu çalışmada, kırmızı ışık
kuralını ihlâl eden, bu yolsuzluğu yapan yayaları, ( bu yolsuzluğu herkes
yapmaktadır) “Yeşili Bekle, Lütfen”, “Sağdan,
Lütfen” yazılı pankartları (bazen megafon) kullanarak uyarıyorum.
Demokrasinin, “özgürlüklerin özgürlüklerle sınırlı bir
yaşam biçimi” olduğunu (yayaya yeşil ışık yandığında sürücünün, sürücüye
yeşil ışık yandığında yayanın beklemesi gerektiğini) dikkate alarak; yayalarla
ilgili trafik ışıklarıyla donatılmış kavşakları “demokrasi dershanesi” ve sözü edilen yolsuzluğu yapanları
uyaranları “Demokrasi öğretmeni”
olarak tanımladım…
Demokrasi sözcüğünü dillerine
pelesenk edenlerin, “demokratik açılım”dan
söz edenlerin, demokrasiyi öğrenmek, dahası
“demokrasi öğretmeni” de olmak istiyorlarsa; yayalarla ilgili trafik
ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda
kırmızı ışık kuralını ihlâl edenleri uyarmaya başlamaları GEREKİYOR.
Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralının
böylesine kayıtsızca ihlâl edildiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin; ne demokratik, ne sosyal, ne de hukuk devleti
olduğu söylenebilir…
Bilinç Üniversitesi Kurucusu
Bilinçolog Galip (Diğerkâm)
Baran
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844
84 76
E-POSTA:
galipbaran@windowslive.com
Bilinç Üniversitesi’nin
(a) İşlevi:
“Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına
dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler
kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı
zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda
bulunmak.
(b) Kuruluş amacı: Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu,
eşdeyişle, “dünyevi değerler”in yerini “uhrevi değerler”in aldığı bir dünya
düzeni kurmak.
26 Ekim 2013 Cumartesi
Muğla Valisi'ne dilekçemdir...
Mustafa Hakan
Güvençer
Muğla Valisi
KONU: Çevre ve
Şehircilik Bakanlığı tarafından yayınlanan iklim değişikliğine karşı önlemlerle
ilgili olarak ilk ve orta öğretim okullarında “Burası Türkiye” ve “Küresel
Isınma “ sergileri eşliğinde
konferanslar vermem
Sayın Mustafa Hakan
Güvençer
Ben, GELECEĞİN;
“Parayı verenin düdüğü çaldığı değil,
çalmadığı,
“Bal tutanın parmağını yaladığı değil,
yalamadığı,
“Gemisini kurtaranın kaptan olduğu değil,
olmadığı,
“Devletin malının deniz sayıldığı değil,
sayılmadığı,
“Her şeyin devletten beklendiği değil,
beklenmediği,
“Dokunmayan yılanın bin yaşadığı
değil, yaşamadığı,
“Köpeğin öldürene sürüklettirildiği değil,
sürüklettirilmediği,
AYDINLIK TÜRKİYESİ’ni
inşa etmek için çalışan Kafkas kökenli bir Türküm.
Yıllar önce, aşağıda sayılan alanlarda başlattığım, aralarında
iklim değişikliğinin (küresel ısınmanın) da yer aldığı sorunların çözümüyle
ilgili çalışmalarım devam etmektedir…
Bu çalışmaları yaparken basında yer alan haberlerden “Burası Türkiye” ve “Küresel Isınma “ sergileri hazırladım…
İlk ve orta öğretim okullarında bu sergiler eşliğinde
konferanslar vermek istiyorum…
Çevre, tüketim, trafik, sağlık,
vergi, rüşvet, iş ahlakı (Ahilik), milli servet, imar ve her şeyi devletten
bekleme gibi alanlarda başlattığımız, insanı, davranışlarını ve nedenlerini
araştırdığımız, bazıları yerel bazıları merkezi yönetimin sorumluluk alanına
giren, devletin “iş yükü”nü azaltmayı öngören, “Bilinç Çağı İnsanı” olmamı sağlayan çalışmaları yaparken yaşam
biçimim kökten değişti:
* “Yasa bağımlısı”
oldum.
* “Kendimi
tanıma”ğa başladım.
* “
Diğerkâm bir kişilik” edindim.
* “Yurdu
ve milleti özden çok sevme” ve “Yaratılanları
Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerini özümsedim.
* Bu çalışmaları yaparken, bilinç konusunda
uzmanlaştığımın, otodidakt (özöğrenimli) olduğumun farkına vardım ve kendimi Bilinçolog olarak tanımladım.
* “Yeti” sözcüğüyle sınırlı olan bilinç
kavramını:
(a) SORUMLULUK
kavramıyla bütünleştirdim. Ete kemiğe büründürdüm.
(b) B(Bilinç) = Z (zaman) x Ç2 (çabanın karesi) şeklinde ifade ederek
bilimselleştirdim.
* Edindiğim “tecrübi bilgi” ile işlevi ve kuruluş amacı aşağıda açıklanan Bilinç Üniversitesi’ni kurdum.
SORUMLULUK KAVRAMIYLA İLGİLİ BAZI BİLGİLER:
1. İnsan soyunun bir felâkete yöneldiğini gören
Erich Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinde SORUMLULUK konusunda:
İnsanın yapacağı bir seçme ile ya yok olacağını ve
kendisi ile birlikte tüm canlıları ortadan kaldıracağını ya da yaşamını ve gelişimini sürdürmeye devam
edeceğini, bu kötü gidişten kurtulmanın tek yolunun, insanların ve onları
yönlendiren toplumsal yapıların kökten değiştirilmesinin ve böylesi bir SORUMLULUKLA karşı karşıya olan insanlığın doğru yolu bulabilmesi için,
davranışlarını şimdi yaptığı gibi ‘sahip olma’ ilkesine göre değil, ‘olma’ ilkesine göre düzenlemesi gerektiğini söylüyor…
* Mala, mülke, şöhrete, insana, bilgiye “sahip olmak” demek, onları ele
geçirmek, kendine mal etmek, onlara egemen olmak ve dilediğince kullanmak
anlamına gelir. Ama insan hiçbir zaman yeterince şeye sahip olamayacaktır.
Çünkü maddesel olan, elle tutulan aldatıcı ve geçicidir.
* “Sahip olmak”ın karşıtı olan “olmak” ilkesiyle yaşayan insan ise;
hiçbir şeyi kendine mal etmeye ve ona egemen olmaya çalışmaz. Her şeyi kendi
bütünlüğü, canlılığı ve gelişimi içinde SEVER.
Böyle davranan bir insan, evrimleşmeye çalışır. “Olmak” sözcüklerle anlatılamayan, bir özellik, bir süreç, bir
canlılıktır.” diyor.
2.
Ruhbilim Uzmanı Ergün Arıkdal, “Pozitif Yaşam” adlı kitabında:
“İnsana SORUMLULUK yükleyen bilgi, kitabi bilgi değil, bizzat
uygulanarak idrak edilmiş ve hazmedilmiş
olan bilgidir. Böyle bir bilgi, artık o insanın öz malı haline gelmiş ve bir
yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması
gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder.” diyor.
Diğer taraftan, çevrenin
kirletilmeyeceğini, trafik kurallarının, (örneğin yayalarla ilgili kırmızı ışık
kuralının, (ki bu kuralı neredeyse herkes çiğnemektedir) ihlâl edilmeyeceğini,
vergi kaçırılmayacağını, (kul hakkının yenmeyeceğini) bu yolsuzlukların
yapılmayacağını bilmeyen yoktur. Bunun nedeni: Ruhbilim uzmanı Arıkdal’ın SORUMLULUK yüklemediğini ifade “kitabi bilgi”dir.
(Diğer taraftan, “yurdu ve milleti özden çok sevme” ve
“yaratılanları Yaratam’dan ötürü sevme” ilkelerini özümsemiş, “diğerkâm kişilik” edinmiş bir insanın sözü
edilen yolsuzlukları yapması mümkün değildir…)
Sayın Arıkdal, ayrıca; “Evensel
İnsan” adlı kitabında :
“Bizim halkımız vicdan sesini
dinlemek istemiyor çünkü çok materyalist olmuş durumda. Çok bencil bir milletiz biz.
Bu memleketin; bilim adamından,
ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya
koyabilen, gerçekten yürekli, gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim
para, bilgi, şöhret, sandalye severlere değil, tam tersine vicdan sesini ifade
etmeye çalışan, SEVEN insanlara
ihtiyacımız var.” diyor…
Arıkdal’ın bu sözünde de “yurdu ve milleti özden çok sevme” ve
“yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerinde yer alan SEVGİ öğesinin öne çıktığı görülüyor.
Sayın Mustafa Hakan
Güvençer,
Nasıl yaşadığımı ya da günlük
yaşamda nasıl davrandığımı, (örneğin kavşaklarda kırmızı ışık kuralını ihlâl
eden yayaları uyardığımı, sokakta –kamusal alanda- çöp ve izmarit gibi atıkları
topladığımı, kamusal alana (Türkiye’ye) özel
alanım gibi sahip çıktığımı) görenler; “herkes
senin gibi olsa”, “sen ibadet
ediyorsun”, “insanlık için
çalışıyorsun” diyorlar… Ancak, iş,
kamusal alana (Türkiye’ye) sahip çıkma, “benim gibi” olma, “insanlık
için çalışma” konusuna geldiğinde, “işim çok”, “vaktim yok” mazeretine sığınıyorlar.”Senin gibi olursam bana da deli derler”
diyenler de oluyor…
SONUÇ: Türkiye
sahipsiz kalıyor… Nehirler, göller, denizler ve hava kirleniyor… Ormanlar azalıyor… Türler yok
oluyor… “İşim çok”, “vaktim yok” mazeretine
sığınanlar her şeyi devletten beklemeye devam ediyorlar…
“Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve “yaratılanları
Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerini
özümsememi sağlayan çalışmaları yaparken, felaket olarak tanımlanan küresel
ısınmanın “Bilgi Çağı”nda
gerçekleştiğinin, (ozon tabakasının delindiğinin, buzulların eridiğinin, yağmur
ormanlarının tükendiğinin, türlerin yok olduğunun) “Bilgi Çağı”nın “bilgi ile
sınırlı eğitim anlayışı”nın bu sorunu önleyemediğinin
farkına vardım.
Bu yadsınamaz gerçek karşısında;
küresel ısınmanın durdurulabilmesi için, “Bilgi
Çağı İnsanı”nın, "bilgi ile sınırlı eğitim anlayışı”nı
aşmasının, “Bilinç Çağı”nın “bilinçlendirici eğitim anlayışı”nı
benimsemesinin, yalnız ülkemiz değil, çilekeş gezegenimiz için olmazsa
olmaz bir KOŞUL olduğunu kabul etmek
durumundayız…
“Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve “Yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerini
özümsemiş bir “Bilinç Çağı İnsanı” olarak yapmakta olduğum işlerin bazıları:
(a) Turgutreis Yat Limanını (D-Marin’i);
* ÇED raporunu hiçe sayarak, Türk Milletine
ait denizi kirleterek, Çevre Yasası’nı ihlâl ederek, kamusal, yani Türk
Milleti’ne ait alana tecavüz ederek, inşa eden,
* Yat Limanı giriş kapılarındaki bekçi
kulübelerinin üstüne gölgelik olarak konulmuş olan tenteleri zemine bağlayan
çelik halatlarla yaya yolunu kapatarak, Trafik Yasası’nı ihlâl ederek, kamusal,
yani Türk Milleti’ne ait alana bu şekilde de tecavüz ederek işleten Doğuş
Grubu’nun yaptığı yolsuzlukları önledim.
Türk Milleti’ne ait alana, (Türkiye’ye) özel
alanım gibi sahip çıktım.
(b) Turgutreis Otobüs Terminali karşısındaki
Total Benzin İstasyonunun devasa reklam panosunu yaya yoluna koyarak, yaya
yolunu kapatarak, Trafik Yasası’nı ihlâl ederek, kamusal, yani Türk Milleti’ne ait alana tecavüz ederek
yaptığı yolsuzluğu da aynı şekilde önledim.
(c) Ticari işletmelerin kamuya ait plajlarda
kumsala ve sokağın yayalara ait kısmına, yani kamusal alana koydukları masa ve
sandalyeleri kaldırılmasını sağladım.
(d) 2001
yılında, “borç alanın emir de alacağı
anlayışı”yla, Türkiye Cumhuriyet Devleti’ni “dış borç yükü”nden (İMF
Boyunduruğundan) kurtarmak için, bir “gönüllü vergi” kampanyası başlatmak
amacıyla Başbakanlığı başvurdum.
(e) Ertesi yıl, Bodrum’dan İzmir, Çanakkale,
Tekirdağ, İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Bilecik, Eskişehir güzergâhı
üzerinden Ankara’ya yürüdüm.
(f) Turgutreis Yalı Camisi minarelerinin rüzgâr
ve deprem riskine karşı önlem olarak tamir edilmeleri için Belediye
Başkanlığına başvurdum.
Sokaklarda, (kamusal alanda
yapmakta olduğum diğer işler:
*
Kedi köpek ölülerini alıp çöp bidonlarına koymak.
*
Su ve kanalizasyon arızalarını belediyeye haber vermek.
*
Çöp, izmarit gibi atıkları toplayıp çöp bidonlarına atmak.
* Çalınmış olan rögar kapaklarını sorumlulara
haber vermek.
*
Köpek pisliklerini kaldırmak ya da belediyeye haber verip temizletmek.
*
Geri kazanılabilecek katı atıkları toplayıp atık toplama kutularına
koymak.
*
Salyangoz ve benzeri canlıları alıp üzerlerine basılmayacak bir yere
bırakmak.
*
Sokaklarda gördüğüm basanın ayağına batacak ambalaj atığı çivili tahta
parçalarını kaldırmak.
* Beton elektrik direklerinin kopmuş
topraklama tellerini sorumlulara haber vererek bağlatmak.
*
Sökülüp sokağa atılmış güneş enerjisi sistemlerinin cam yünü olarak
tanımlanan kansorejen maddeleri belediyeye haber verip kaldırtıyorum.
Kamusal alana (Türkiye’ye) bu
şekilde de sahip çıkıyorum. Aslında, Dünya’ya sahip çıkıyorum. “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve
“yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevme” ilkelerini özümsemiş, yasa bağımlısı, diğerkâm bir “Bilinç Çağı İnsanı” olarak başka türlü
davranamıyorum…
Bu tür çalışmaları yaparken,
bencil (hodkâm) bir varlık olan “Bilgi
Çağı İnsanları”nın değişip sencil (diğerkâm) varlığa dönüşmedikçe, sözü
edilen ilkeleri özümsemelerinin,
bilinçlenmelerinin mümkün olmadığını da anladım.
“Bilgi Çağı İnsanları”nın, bencillikten –hodkâmlıktan-
kurtulabilmeleri, sencil (diğerkâm)
varlıklara dönüşebilmeleri, bilinçlenebilmeleri, “yurdu ve milleti özden çok sevme” ve “Yaratılanları Yaratandan ötürü sevme” ilkelerini özümseyebilmeleri
için; yukarıda sözü edilen alanlardaki çalışmaları yaparken geliştirdiğim örneği
ekte görülen “Diğerkâmlık Andı”nda
sayılan alanlardaki çalışmaları yapmaları gerektiğini düşünüyorum…
1996 yılında, Bodrum’da, (Yerel
HABİTAT Konferansı ile eşzamanlı olarak) yayalarla ilgili sinyalizasyon
ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda bir uygulama başlattım. Bu uygulamada, kırmızı
ışık kuralını ihlâl edenleri, bu
yolsuzluğu yapan yayaları, ( şu da var ki; bu yolsuzluğu yapmayan yok
gibidir) “Yeşili Bekle, Lütfen”, “Sağdan,
Lütfen” yazılı pankartları kullanarak ve megafonla seslenerek uyarıyorum.
Demokrasinin “özgürlüklerin
özgürlüklerle sınırlı bir yaşam biçimi” olduğu gerçeğini dikkate alarak, sözü
edilen kavşakları “Demokrasi dershanesi” ve sözü edilen yolsuzluğu yapanları
uyaranları “Demokrasi öğretmeni”
olarak tanımladım.
Demokrasiyi, bu yaşamsal kavramı
öğrenmek isteyenlerin, işe, yayalarla
ilgili sinyalizasyon ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda kırmızı ışık kuralını ihlâl eden, bu
yolsuzluğu yapan yayaları uyarmaya başlamalarını öneriyorum…
“Bilgi Çağı İnsanları”nın bilinç sözcüğünü kullanırken
yaptıkları yanlışlar:
* “Kasten”
ya da “maksatlı” yerine “bilinçli olarak”,
* “Biliyorum”ya
da “farkındayım” yerine “bilinçliyim” ya da “bilincindeyim”,
* (Bilinç sözcüğünün fiil olarak
kullanıldığında nesne almayacağını bilmedikleri için) “bilgilendiriyorum” ya da “bilgi
veriyorum” yerine “bilinçlendiriyorum”
diyorlar.
Sayın Mustafa Hakan
Güvençer
Bu vesileyle, “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ve
“Yaratılanları Yaratan’dan ötürü sevme”
ilkelerini özümsemiş bir “Bilinç Çağı
İnsanı”nın;
* Aşırı tüketmeyeceğini, tüketim çılgını
olmayacağını, (tasarruf bilinci)
* Çevreyi kirletmeyeceğini, Çevre Yasası’nı
ihlâl etmeyeceğini, (çevre bilinci)
* Trafik kurallarını çiğnemeyeceğini, Trafik
Yasası’nı ihlâl etmeyeceğini, (trafik bilinci)
* Vergi kaçırmayacağını, Vergi Yasası’nı
ihlâl etmeyeceğini, kul hakkı yemeyeceğini, (vergi bilinci)
eş deyişle, yolsuzluk
yapmayacağını, daha da önemlisi, yolsuzluk yapanlarla mücadele etmekten
kendisini alamayacağını, kendi örneğimden yola çıkarak İDDİA ediyorum.
Yukarıda sayılan alanlardaki
çalışmaları yaparken geliştirdiğim; gereken özen gösterilerek uygulanması
durumunda, geleceğin “iş” ve “devlet adamı” adayı çocuklarımıza
benzer özellikleri kazandıracağından emin olduğum, ilk ve orta öğretim okulları
müfredat programına “uygulama dersi”
olarak konulması önerisiyle M. E. Bakanlığı’na gönderdiğim, örneği ekli, “Trafik terörünü halkın işbirliğinde çözme
ve demokrasiyi tabana yayma projesi” uygulamaya konmadı…
Bu arada, 29. 09. 2013 tarihinde,
M. E. Bakanlığına gönderdiğim, “bilinç
konusunda otodidakt (özöğrenimli) olduğumun tescili” konulu, örneği ekli başvuruma
hala bir cevap verilmediğini de bilginize sunuyorum…
İlk ve orta öğretim okullarında, “Burası Türkiye” ve “Küresel
Isınma “ sergileri eşliğinde konferans verme önerimi takdirlerinize arz
ederim…
Saygılarımla.
Bilinç Üniversitesi Kurucusu
Bilinçolog Galip
(Diğerkâm)Baran
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844
84 76
E-POSTA:
galipbaran@windowslive.com
Bilinç Üniversitesi’nin
(a) İşlevi:
“Bilgi Çağı” üniversitelerinin, zamanla Bilinçoloji Ana Bilim Dalına
dönüşebilecek “Bilinç Enstitüsü” ya da “Bilinç Kürsüsü” gibi bölümler
kurmalarına yardımcı olmak; böylece, bundan böyle, yalnız bilgili değil aynı
zamanda bilinçli mimar, mühendis, doktor, sosyolog, psikolog, antropolog v.b. meslek mensuplarının yetişmesine katkıda
bulunmak.
(b) Kuruluş amacı: Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu,
eşdeyişle, “dünyevi değerler”in yerini “uhrevi değerler”in aldığı bir dünya
düzeni kurmak.
EKLERİ:
1. “Diğerkâmlık
Andı”
2. “Trafik terörünü halkın işbirliğinde çözme
ve demokrasiyi tabana yayma projesi”
3. “Bilinç
konusunda otodidakt (özöğrenimli) olduğumun tescili” ile ilgili olarak M.
E. Bakanlığı’na gönderdiğim dilekçe
İnsan soyunun bir felâkete
yöneldiğini gören Erich
Fromm, “Sahip Olmak ya da Olmak” adlı eserinde SORUMLULUK konusunda:
“İnsan yapacağı bir seçme ile ya
yok olacak ve kendisi ile birlikte tüm canlıları ortadan kaldıracak ya da yaşamını ve gelişimini sürdürmeye devam
edecektir. Bu kötü gidişten kurtulmanın tek yolu, insanların ve onları
yönlendiren toplumsal yapıların kökten değiştirilmesidir. Böylesi bir SORUMLULUKLA karşı karşıya olan insanlığın doğru yolu bulabilmesi için,
davranışlarını şimdi yaptığı gibi “sahip
olmak” ilkesine göre değil, “olmak” ilkesine göre değiştirmesi gerekir…
Mala, mülke, şöhrete, insana,
bilgiye “sahip olmak” demek, onları ele geçirmek, kendine mal etmek, onlara
egemen olmak ve dilediğince kullanmak anlamına gelir. Ama insan hiçbir zaman
yeterince şeye sahip olamayacaktır. Çünkü maddesel olan, elle tutulan aldatıcı
ve geçicidir.
“Sahip olmak”ın karşıtı olan
“olmak” ilkesiyle yaşayan insan ise; hiçbir şeyi kendine mal etmeye ve ona
egemen olmaya çalışmaz. Her şeyi kendi bütünlüğü, canlılığı ve gelişimi içinde SEVER. Böyle davranan bir insan,
evrimleşmeye çalışır. “Olmak” sözcüklerle anlatılamayan, bir özellik, bir
süreç, bir canlılıktır.” diyor.
Ruhbilim Uzmanı Ergün Arıkdal,
Pozitif Yaşam adlı kitabında:
“İnsana SORUMLULUK yükleyen
bilgi, kitabi bilgi değil, bizzat
uygulanarak idrak edilmiş ve hazmedilmiş
olan bilgidir. Böyle bir bilgi, artık o insanın öz malı haline gelmiş ve bir
yaşam düsturu olmuştur. Yeri ve zamanı geldiğinde insanın o bilgiyi kullanması
gerekir; kullanmadığı takdirde hesap sorulmayı hak eder.” diyor.
Çevrenin kirletilmeyeceğini, trafik
kurallarının ihlâl edilmeyeceğini, vergi kaçırılmayacağını (kul hakkının
yenmeyeceğini) bilmeyen yoktur. Oysa, bu
yolsuzlukları yapmayan parmakla gösterilecek kadar azdır. Bunun nedeni: “kitabi bilgi”dir. Her gün 15-20 can
alan, ihmâl ve dikkatsizlik sonucu olduğu ifade edilen trafik kazalarının
nedeni de: “kitabi bilgi”dir.
Diğer taraftan, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemiş, “diğerkâm kişilik” edinmiş bir insanın
dikkatsiz davranması, yasaları bilerek ihlâl etmesi de düşünülemez…
Sayın Arıkdal, “Evensel İnsan” adlı
kitabında :
“Bizim halkımız vicdan sesini dinlemek istemiyor çünkü çok
materyalist olmuş durumda. Çok bencil
bir milletiz biz. Bu memleketin; bilim adamından,
ekonomistten, iyi siyaset adamından ziyade, vicdanının sesini çekinmeden ortaya koyabilen, gerçekten yürekli,
gerçekten sevebilen insanlara ihtiyacı var. Bizim para, bilgi, şöhret, sandalye
severlere değil, tam tersine vicdan sesini ifade etmeye çalışan, SEVEN insanlara ihtiyacımız var.”
diyor…
Arıkdal’ın bu sözlerinde de “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”nde
yer alan SEVGİ öğesinin öne çıktığı
görülüyor. Diğer taraftan, bencil bir varlığın sözü edilen ilke’yi özümsemesi
zaten beklenemez…
Nasıl yaşadığımı, günlük yaşamda
nasıl davrandığımı, yolsuzluk yapanlarla nasıl savaştığımı (örneğin kavşaklarda
kırmızı ışık kuralını ihlâl eden yayaları uyardığımı, sokakta –kamusal alanda-
çöp ve izmarit gibi atıkları topladığımı, bir başka deyişle, Türkiye’ye sahip
çıktığımı) görenler; “herkes senin gibi
olsa”, “sen ibadet ediyorsun”, “insanlık için çalışıyorsun” diyorlar…
Övüyorlar… Ancak, onlar; sıra “benim
gibi” olma, “insanlık için çalışma” ve “Türkiye’ye sahip çıkma” SORUMLULUĞUNU üstlenmeğe
geldiğinde “bananecilik ilkesi” (!)ne sığınıyorlar…”Senin gibi olursam bana da deli derler” diyenler de oluyor…
SONUÇ: Türkiye sahipsiz
kalıyor… Nehirler, göller, denizler kirleniyor… Ormanlar tükeniyor… Balık
türleri azalıyor… Banane’ciler her şeyi devletten bekliyorlar…
Diğer taraftan, yukarıda sözü edilen
ilkeyi özümsemiş olan insanların yaşadığı
bir ülkede görülmesi mümkün olmayan sorunlar bunlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






