15 Aralık 2008 Pazartesi

ATATÜRK DİYOR Kİ …
Çocuklar !
Büyüklerinize özenip

“İZİNDEYİZ”
demeyin sakın !
“İZİNDEYİZ”

diyenlerin neyin izinde oldukları “ülkenin hali”nden belli değil mi?
Ben onlardan izimde olmalarını değil, ulus için çalışmalarını istemiştim. Çalışmanın en yücesinin ulus için olduğunu söylemiştim.
Siz bayrak asanlara da bakmayın çocuklar!
Bayrak asmayı, en büyük bayrağı taşımayı, “ulus için çalışmak” sanıyorlar, onlar.
Anıtkabir’i ziyaret etmek de o kadar önemli değil. Ben, onlara ne Anıtkabir ısmarladım ne de orada ziyaret edilmeyi istedim.
Anadolu’nun her hangi bir yerinde ulu bir çınarın dibine gömselerdi, başına bir taş dikselerdi, arada hayır dua etselerdi….
YETERDİ.
Çocuklar!

Benim sizden bu yaşınızda beklentim:
(a) “Aşırı tüketmemeniz, çevreyi kirletmemeniz, trafik kurallarını çiğnememeniz, sağlığa zararlı alışkanlıklar edinmemeniz, milli servete zarar vermemeniz” DİR.
Büyüyüp, iş ya da devlet adamı olduğunuzda ise, ayrıca:
(b) “Vergi kaçırmamanız, rüşvet vermemeniz/almamanız, imar yasasına aykırı işler yapmamanız, iş ahlakını korumak için çaba göstermeniz, ‘her şeyi devletten bekleme alışkanlığı’ndan kurtulmak için çaba göstermeniz” DİR.
Böyle davranmakla;
* Büyüklerinizin bihaber oldukları “toplumsal sorumluluk bilinci” nizi geliştirir,
* Cumhuriyet’in, “ilmen fenne, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları” olur,
* Türk Milletinin “muasır medeniyeti aşma” hayalini gerçekleştirir,
Bir başka deyişle, “Yurtta sulh dünyada sulh” un öncüleri olursunuz…
Galip BARAN
Bilinçolog
HABİTAT Bilinç, Sencillik ve Yolsuzlukları Önleme Kozaları Kolaylaştırıcısı
(0252) 382 34 77
(0535) 844 84 76
e-posta: galipbaran@ttmail.com

WEB:
http://www.turkcelil.com/

13 Aralık 2008 Cumartesi

ATATÜRK'TEN SON MEKTUP
Siz beni hâla anlayamadınız
Ve anlamayacaksınız cağlarca da
Hep tutturmuş "Yıl 1919 Mayisin 19u" diyorsunuz
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz
Mustafa Kemal'i anlamak bu değil.
*
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
Bırakın o altın yaprağı artık
Bırakın rahat etsin anılarda şehitler
Siz bana neler yaptınız ondan haber verin
Hakkından gelebildiniz mi yokluğun, sefaletin?
Mustafa kemal'i anlamak yerinde saymak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Bana muştular getirin bir dahaUygar uluslara eşit yeni buluşlardan
Kuru söz değil iş istiyorum sizden anladınız mı?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsülleriyle yazdınız mı?
Mustafa Kemal'i anlamak avunma değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Hala o acıklı ağıtlar dudaklarınızda
Hâla oturmuş bana On Kasımlarda ağlıyorsunuz
Uyanın artik diyorum, uyanın, uyanın!
Uluslar fethine çıkıyor uzak dünyaların
Mustafa Kemal'i anlamak göz boyamak değil!
*
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Lâboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil

Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar
Mustafa Kemal'i anlamak ağlamak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil
*
Demokrasiyi getirmişim size özgürlüğü
Görüyorum ki hâla aynı yerdesiniz hiç ilerlememiş
Birbirinize düşmüşsünüz halka eğilmek dururken
Hani köylerde ışık, hani bolluk, hani kaygısız gülen?
Mustafa Kemal'i anlamak itişmek değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
*
Arayı kapatmanızı istiyorum uygar uluslarla
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla
Bu vatan, bu canim vatan sizden çalışmak ister
Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter!. Yeter!..
Mustafa Kemal'i anlamak aldatmak değil
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.
Halim YAĞCIOĞLU

***
ATATÜRK’LE SÖYLEŞİ
Galip BARAN

Mustafa’m, Kemal’im,
Seninle aldattılar, heykellerinle, büstlerinle, oturdukları maroken koltukların arkasına astıkları fofoğraflarınla aldattılar; “izindeyiz” şapkaları giyerek aldattılar; Anıtkabir inşa ederek aldattılar. Oysa Anadolu’da bir yere gömseler başına bir ağaç dikseler yetecekti. ( oysa sen, 10. yıl kutlamaları nedeniyle srnin için hazırlanan övgü dolu yazıları silmiş, “Atatürk bizden biri ” demiştin) Anıtkabir’i ziyaret ziyaret ederek aldattılar; mitinglerde, şehit cenazelerinde taşıdıkları olur olmaz nedenlerle astıkları binlerce, on-binlerce bayraklarla aldattılar.
Sen, “çalışmanın en yücesi ulus içindir “ dedin; ama onlar kendileri için çalıştılar. Kendileri için çalışmayı ulus için çalışmak sandılar. Böyle de aldattılar.
Onlara sorduk:
“Sorun ne?” Bilemediler.
“Çözüm ne”? Gene bilemediler.
“Sorun: Bencillik; Çözüm: Sencilik” dedik. Biraz tereddüt ettiler. Sonra onayladılar. “ Doğru söylüyorsunuz” dediler. Bizi de aldattılar. Bizi aldatmaları kaçınılmazdı, zira bizi anlamaları için onların da Bilinçolog olmaları gerekiyordu.
Bilinçolog olabilmeleri için, onların da, çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme gibi alanlarda yaptığımız, “okul dışı eğitim” olarak tanımladığımız, insanı, davranışlarını ve nedenlerini araştırdığımız çalışmaların içinde yer almalıydılar. Ya da kendi “okul dışı eğitim” çalışmalarını yapmalıydılar. Oysa, ne çalışmalarımızda yer aldılar ne de kendi çalışmalarını yaptılar..
Diğer taraftan, çalışmalarımızı gördüklerinde; “ “sizin gibilerin sayısı çoğalmalı” dediler; bizi de övdüler. Övdüler ama sayımızı çoğaltmak için bir çaba göstermediler. “Hadi siz de…” dediğimizde, “işim çok”, “vaktim yok”, “başım ağrıyor” dediler. İpe un serdiler. Bizim de “okul dışı eğitim” çalışmaları yapmazdan önceki halimizdeydiler. Bencillik engeline takılı kaldılar…
Oysa, sen bu engel konusunda hepimizi uyarmıştın :
* Bir adam ki, memleketin ve milletin saadetini düşünmek yerine daha çok kendini
düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* Kendimiz için değil, fakat mensup olduğumuz millet için elbirliğiyle çalışalım,
çalışmanın en yükseği budur.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının
ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Hususi (özel) menfaat, ekseriya(çoğunlukla), umumi menfaatle tezat (çelişki)
halinde olur.
* Ulusları yönetenler için ilk ve en zor görev, kişisel bencilliğe kapılmaktan
kendilerini korumalarıdır.
Mustafa’m, Kemal’im,
Bize göre, senin Milli Eğitim Bakanlarından, fikir fedain Dr. Reşit Galib’in müellifi olduğu, çocukluğumuzda her sabah ezbere okuduğumuz, “açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim” diyerek mühürlediğimiz, ANDIMIZ”da yer alan “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni içselleştiremeyişimizin nedeni de bencilliktir. Bencil bir varlığın, “yurdu ve milleti” “özden çok”u şöyle dursun, “özü kadar” bile sevemeyeceğini sözü edilen çalışmalarda öğrendik.
Bencil varlıkların o ilkeyi içselleştirememeleri kaçınılmazdı, aksi işlerine gelmezdi. Gelseydi, o ilke hayata geçseydi, Türkiye bugün Muasır Medeniyet’i peşinden koşturan ülke olurdu, inan.
Neyse ki biz birkaç kişi, yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim” çalışmaları sayesinde “bencillik” engelini aşmayı başardık. Aynı süreçte, bencil varlıkların, demokrat olamayacaklarını da öğrendik. Asıl kazancımız, başarımız kendimizi tanımak oldu…
Bencillik engelini aşmayı başaramadıkça birbirimize düşmemiz kaçınılmaz bir sonuç olacaktı. “Siyaset kuburu”nda yıllardır yaşananlar bu sonucun kanıtlarıdır.
Mustafa’m, Kemal’im,
Kitaplarda okuduğum bazı öğüt, öneri ve düşüncelerin ve benim düşündüklerim:
Toplumsal gelişmenin de, çürümenin de temelinde, yöneticilerin tavırları yatar” (Truva 37)
G. B. : Aynen, öylekidoğru ki, senden sonra olacakları aynen söylemişsin.
Ezen ve ezilen uluslar yoktur, fakat kendini ezdiren uluslar vardır” (Truva 43)
G.B. : Ne yazık ki, yaşıyoruz bu gerçekleri
“Dünya vatandaşları kıskançlık ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmeli, insanlığın bütünün refahı, açlık ve baskının yerini almalıydı” (Truva 45)
G.B. :Yurtta Sulh Dünyada Sulh” için insanlığa yol göstermişsin. Ama ne gezer. Bencil varlıklar ne yurtta sulh ne de dünyada sulh için çalışmazlar. Çalışamazlar. Değişmeleri gerekir bunu da söylerler ama yapamazlar.
Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkanlarına nail ederler
G. B. : Bencil varlıkların yapamayacakları işleri anlatıyorsun, Mustafam.
Kan ile yapılan inkılâplar daha muhkem (sağlam) olur, kansız inklilaplar ebedileşemez
G. B. : İşte burada senden ayrılıyoruz. Biz yukarıda açıklanan gerçekler tahtında kansız, kavgasız bir devrimden, bilinç devriminden söz ediyoruz. Bu fark, aradan geçen zamanla, günümüz dünyası ile senin dünyan arasındaki farktan. Örneğin biz birkaç kişi Bodrum’un Turgutreis Beldesinde bir üniversite kurduk. Adını Bilinç Üniversitesi koyduk. Beğendinse, müjdemiz olsun, Mustafam
Ulusal ekonominin temeli tarımdır.
G. B. : Sen tarım diyorsun da, tarımda kendine yeter ülke olmaktan çoktan çıktık. Ellerin sözüne uyduk. Patates yetiştirilecek mümbit topraklara otomobil fabrikaları kurduk
Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir.
G. B. : Muallimler de kurtaramadı Türk Milletini. Okuldaki öğretmenler “okul dışı eğitim” çalışmalarımız itibar etmediler. Milli Eğitim Bakanları okul dışı eğitim çalışmalarında geliştirdiğimiz projeleri çöpe attılar.
Muallimler! Cumhuriyet’in fedakar muallim ve mürebbileri yeni nesli sizler yetiştireceksiniz.
G. B. : Ah Mustafam ah. Bu ülkenin kanıyan yarasından, eğitim derken ticaretten, Milli Eğitim Bakanlığı derken tüccar yetiştiren bir kurumdan söz ediyorsun.
Öğretmenden, eğitimden yoksun ulus, henüz ulus olma adını alma yeteneğini kazanmamıştır.
G. B. : Neden hala bir ulus olamadığımızın nedeni açık değil mi?
Bilgi kuvvettir.
G. B. Bilgi senin döneminde “Bilgi Çağı”nda kuvvetti, belki. Ama artık. “Bilinç Çağı” başladı. Bizler dünyaya çağ atlatacak bir üniversite kurduk Turgutreis Bilinç Üniversitesini kurduk. Bu sorumluluğu üstlendki.
Çalışmaksızın düşünce gelişimi ve ahlakça iyi nitelikler kazanmak olası değildir.
G. B. :” Sen, çalışmanın en yücesi ulus için olanıdır” dedin. Ben o sözünü 1 x 5 metrelik bir pankarta yazdırdım (ayıptır söylemesi sınırlı bütçemden milyonlar ödedim) Resmi bayramların yapıldığı meydanlarda kullanıyorum. Resmi kutlama yapılırken birkaç arkadaşımla resmi kurumları temsil eden protokoldaki zevatı kızdırma pahasına “alternetif kutlama “ yapıyorum.
Ulusun kaynağı, toplumsal yaşamın temeli olan kadın ancak erdemli olursa görevini yerine getirebilir.
G. B. : Biz, yurdu ve milleri özden çok sevme ilkesini hayata geçirmede en büyük sorumluluğun annelere düşen bir görev olduğunu çok iyi biliyoruz. Kadınlarımıza sözünü ettiğiniz erdemi kimler nasıl kazandıracak. Öğretmenler bencilse, M. E. Bakanlığı Ticaret Bakanlığı gibi çalışıyorsa,sözü edilen ilkeyi çocuklarımıza kim ve nasıl kazandıracak. İşte iki ucu şeyli bir değnek.
Hepiniz milletvekili olabilirsiniz… Bakan olabilirsiniz… Hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz… Fakat sanatçı olamazsınız.
G. B. Bu konuda da itirazım var. Ben sanatçı değil Bilinçolog olamazsınız demekten yanayım. Bu ülkede sanatçı sayımız çok.
Dünya çapında sanatçılarımız, “devlet sanatçılar”mız var.Cumhurbaşkanlarımız onlara her yıl ödüller veriyor, onları onurlandırıyor .
Sağlığın korunması için, özellikle kafanın aydınlığı için alkol almamalı.
G. B. : İşte sıkıntılı bir konu. Bazıları senin Çankaya Akşamlarına takmışlar. Yıllar önceydi sana “Sarhoş Mustafa” bile demişlerdi. Ben de alkol alanlardanım. Ama adabınca içenlerdenim. Unutmadan, savaştığımız bir sorun da nikotin bağımlılığı. Sen de sigara içiyordun. Ama o günlerde sigaranın ne kadar melun ve sisi bir düşman olduğu yeterince bilinmiyordu. Ben, tiryakilere, ne olur, bırakamazsanız bile gizli içn, çocukların görmeyeceği yerlerde diyorum.
Milletlerin hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça, savaş bir cinayettir.
G. B. : Savaş deyince ben, insanın kendi içindeki “Bencillik Canavarı” ile savaşmasını anlıyorum. Kendi içindeki “Bencillik Canavarı” ile savaşmış ve kazanmış bir insan olarak ben bu tür bir savaşın dünyanın en haklı ve meşru savaşı olduğunu savunuyorum
Savaş, zorunlu ve hayati olmalıdır.
G. B. : Savaş konusunda söylenmesi gerekeni söylediğime inanıyorum.
Cumhuriyet idaresi erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir.
G. B. : Cumhuriyet idaresinin yetiştirmesi gereken insanı tanımlamışsın. Ama o Cumhuriyet bencil varlıkların eline düşmüşse, ne yapsın Cumhuriyet?
Şuur daima ileriye ve yeniliğe götüren, dönüşsüz bir haslet olduğuna göre, Türkiye Cumhuriyeti halkı, ileriye ve yeniliğe uzun adımlarla yürümeye devam edecektir.
G. B. : Biz şimdi bilinç diyoruz. Bilinç Üniversitesi kurduğumuzu yukarıda dile açıkladım. Cumhuriyet halkının uzun adımlarla ileriye, yeniye yürümesi senin hayalindi. Biz birkaç kişi senin bu hayalini gerçekleştirmek için çalışıyoruz. Duanı bizden esirgeme. Şimdi aklım geldi, birkaç yıl önce seni rüyamda gördüm. Bana çok güzel şeyler söyledin, moral verdin.
Hükümetlerin uygulamaları olumsuz olur da millet itiraz etmez ve iktidarı düşürmezse bütün kusur ve kabahatlere katılmış olur.
G. B. : Ah Mustafam vah Mustafam! Dert çok hem-dert yok. Şu bencillik illetinden kurtulmadıkça, ne millet ne de hükümetler dğru dürüst görev yapabilir. Al hükümeti çal millete. Al milleti çal hükümetlere. Hükümetler gibi muhalafet de siyeset kuburunda çırpınmakta. “Tencere dibin kara, seninki benden kara”yı sahnelemekteler.
Eğitim ve öğretimde uygulanacak yol, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir zorbalık vasıtası, yahut medeni bir zevkten daha çok maddi hayatta muvaffak olmayı temin eden pratik ve kullanılması mümkün bir cihaz haline getirmektir. Milli Eğitim Bakanlığı bu esasa önem vermelidir.
G. B. : Bilgi dedin de bak neler öğrendim o konuda: “Bilgi uygulamayla bilgeliğe dönüşür”; “ Çağımızın en büyük eksikliği bilgi değil bilgeliktir. Bilgelikle birleşmeyen bigi, iktidar hırsıyla gözleri dönmüşlerin- bencil varlıkların- elinde büyük bir yıkıma dönüşür –örneğin, atom bombası-/Russle”
Azami tasarruf, milli anlayışımız olmalıdır bence kalkınma devri, iktisat (muktesit) devri mevhumu ile ifade olunur.
G. B. : Mustafam, “tasarruf” dedin beni onik-iden vurdun. Okul dışı eğitim çalışmalarımızın ikinci sırasında yer alır tasarruf konusunda uygulamaya çalıştığımız ama ne yerel ne de merkezi yönetime anlatamadığımız bir sorun bu. Bir örnek; geçen Ağustos ayında Çorum’daydım, M E. Bakanlığınca çöpe atılan projeyi anlatmak için M. E. Müdürüyle konuşmak amacıyla, lütfedip kabul etmesi üzerine odasına girmiştim. Günün apaydınlık bir vaktiydi. Ve lambalar yanıyordu. Rica etmem üzerine kapatıldı ışıklar. Bizden toplanan vergiler nasıl harcanıyordu. Kamı görevlileriyle bu konuda da savaşan gönüllüleriz biz.
Yurt toprağı, sana her şey feda olsun. Kutlu olan sensin. Hepimiz senin için fedaiyiz. Fakat sen Türk Milletini ebedi hayatta yaşatmak için feyizli kalacaksın. Türk toprağı, sen , seni seven Türk Milletinin mezarı değilsin. Türk Milleti için yaratıcılığını göster…
G. B. : Baştakilerin, cumhurbaşkanlığı yapmış Eskişehir yöresindeki mümbit tarlalara otomobil fabrikası yaptıran Demirel gibilerin cumhurbaşknı seçilebildiği bir ülkedir Türkiyem, Mustafam..ı Dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğuna çalışmak demektir.
G. B. : Sanırım, yukarıda dile getirilen çalışmalarımızın dünya milletlerinin mutluluğuna dönük oldukları sanırım anlaşıldı.
Yalnız mitingler vesaire gibi tezahürat, büyük gayeleri , hiçbir vakit kurtaramaz
G. B. Bu ülkede büyük mitingler yapılıyor. 22 Temmuz 2007 Milletvekilleri seçimleri öncesinde “tehlikenin farkında mısınız” mitingleri yapıldı. Yer gök inletildi. Ortalık kırmızı bayraklarla donatıldı. Sonuç? Hikaye…
Kanaat tükenmez bir hazinedir.
G. B. : İskender Pala’nın “Kırkıncı Kap”ı adlı eserinde Şeyh Galib’in bir şiirinden esinlenilerek kaleme aldığı aşağıdaki satırlarda kanaat konusunda neler söylenmiş bir bakalım:
“şu dünyada nedense neşeden bahseden yok gibidir. Sözler amellerin ifadesidir. Her daim acı çeken kişinin neşeden bahsetmesi elbette abestir. Önemli olan sözü neşeli hale getirebilecek tavrı geliştirmektir. Çevrenize bir bakınız; herkes her şeyden şikayet ediyor, Herkes ağzını açıldıkça bin bir türlü derdini yanıyor. KANAATİN adı lügatlerden silinmiş, hakkaniyet çok eskilerde kalmış. Bir kez gözlerimizi kendimize çevirsek, bir kez kabahati kendimizde de armayı öğrensek sözlerimiz neşeleniverecek ama va-hayf!...”
Siyaset alnında karşılıklı çatışmaların bereketli gelişmeleri ancak, vatandaşlar arasında düşmanlık doğmasına meydan verilmemesiyle sağlanabilir.
G. B. : Ne mümkün! Düşmanlık ne kelime her türlü yasadışılığın yaşandığı, neredeyse herkesi yasa çiğnediği bu ülkede düşmanlık ne kelime..
Alalım Turgutreis Beldesini. Turgutris Belediye Başkanı Ali Sever Yazgan Başkanı olduğu belediyenin İtfaiye Binasına fotoğraflı posterini astırıyor. Bu yolsuzluğu yapıyor. Seçim kazanıyor. Halk bunu görüyor sesini çıkarmıyor. Medya onu beş yıldır en başarılı belde belediye başkanı seçiyor.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş desem yeridir. Hani imam şey yapınca derler ya işte o hesap, Mustafam, Kemalim
Selamlar ederim. Allah sana sabırlar versin derim

1 Aralık 2008 Pazartesi

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
Sayın Nilgün Nart,
“İNSANLIĞA ÇAĞRI” başlıklı yazınızı okudum. “Kyoto Protokolü -vakit geç olmadan- imzalanmalı” diyorsunuz . “Dır/dur/muştur, melidir/malıdır, gerekir/mektedir, cektir/caktır” gibi eklerle son bulan cümlelerle dolu bu yazınızda sözünü ettiğiniz sorunun odağında insan var. Şu var ki, “insan bencil bir varlık”tır.
Bizler; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve “her şeyi devletten bekleme alışkanlığı” gibi alanlarda yaptığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarıyla geldiğimiz noktada, başta “iklim değişikliği” olmak üzere, bu Gezegen’de yaşanmakta olan sorunların tümünün insanın “bencil bir varlık” oluşundan kaynaklandığının farkına varmış bulunuyoruz..
Yukarıda sözü edilen alanlarda yıllardır devam eden, “yeni bir bilinç” anlayışı geliştirmemize yol açan çalışmalarda, “sencil birer varlık” olma konusunda bir hayli yol aldık. “Sorun bencillik, çözüm sencilik” şeklinde bir slogan ürettik.
Yazınızda “BİZLER DEĞİŞİRSEK HERŞEY DEĞİŞMEK ZORUNDADIR” diyorsunuz.
Sayın Nart,
Bencil varlıkların, “İnsanlığa Çağrı” yazınızı, ya da benzer yazıları okuyarak DEĞİŞEBİLECEKLERİNİ, “sencil bir varlık”a dönüşebileceklerini kabul etmek, bize, imkansız olmasa bile çok zor görünüyor. Bunu bize yaşadıklarımız söyletiyor
“Bu gezegenin geleceği bizim” diyorsunuz. Bunu anlamış olmanız ya da anlatmağa çalışmanız neyi değiştirecek; “bencil varlık” değişmedikçe, “sencil bir varlık” olmak için çaba göstermedikçe…
Kyoto’yu çok önemsemişsiniz. Ne ki, o Protokolü hazırlayanlar da insan. Onlardan farkımız, farklı bedenlerde yaşıyor oluşumuz. HEPİMİZ BENCİLİZ…
Protokol’de yer alan, insan onuruna yakışmadığını söylediğiniz “Salınım Ticareti”ni bugün yapmayan da bir gün, ÇIKARI gereği yapacatır aynı işi. Çıkarı “onur” unun önündedir, parolası “önce çıkar sonra onur” dur, “erdem” kitabında yoktur bencil varlığın…
[ Erdem: Ahlakın övdüğü ve ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçak gönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklerin ortak adı. FAZİLET]
Aynı nedenle, ülkelerin, bilim adamlarının üretecekleri teknolojiler de, yazınızda öngördüğünüz şekilde, “iyiye, güzele ve barışa” dönük değil, “çıkar”a dönük olacaktır.
Bencillik, oluşturulmasını önerdiğiniz “Birleşmiş İnsanlar” adlı yapının önündeki en büyük, belki de tek engeldir. Bencil varlıklar yazınızda sözünü ettiğiniz ”insanlık kimliği”nde değil, “çıkarın öngördüğü kimlik”te toplanırlar, birleşirler.
Bizler, yaşadığımız gezegeni “Benciller Dünyası” olarak tanımlıyoruz. Benciller Dünyası sakinleri, “çıkar-zede”dirler. “Çıkar mağduru varlıklar”dır, onlar. Bugün benimle yarın seninle birleşirler. Sadakat nedir bilmezler...
Bu ülkenin sakinleri, yıllardır: “ilkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmek”tir dediler. Dediler ama sevemediler, hayata geçiremediler o ilkeyi. “Yurtta Barış”ı gerçekleştiremediler.
“Bu Alemde Barışın Yolu”, bize göre “sencil bir varlık” olmaktan, “Senciller Dünyası” için çalışmaktan geçer. Bizim “Yurtta Barış Dünyada Barış çağrımız” eklidir…
Yüce Atatürk, “Barış Yolu”nu, “Yurtta Sulh, Dünyada Sulh” diyerek tanımlamış ve bu konuda yapılması gerekenleri aşağıda görüldüğü şekilde ifade etmiştir.
* * *

Atatürk’ün;

YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ
öneri ve öğütleri * Kendiniz, şahsınız için değil, mensup olduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmanın en yükseği budur.
* Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünmekten ziyade kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi dirliği ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir.
* Bütün insanlığı bir tek vücut ve her milleti de o vücudun bir parçası gibi düşünmemiz icabeder.Dünyanın bir yerinde bir hastalık çıkmışsa, bundan bana ne diyemeyiz.. Böyle bir hastalık varsa. Bu içimizde çıkmışçasına, bizi de ilgilendirmelidir.
* Şuna inanıyorum ki, eğer sulh isteniyorsa, toplumların durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tamamının refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (Yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim”i Atatürk’ün işaret ettiği türden bir eğitim olduğunu düşünüyoruz)
* Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedhahtırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Her hangi bir şahsın, memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.
* * *
Yazınızda, “Birleşmiş İnsanlar” adı altında bir yapıdan ve bu amaçla bilim adamlarından, etkin sivil toplum örgütleri ile bazı bakanlıkların temsilcileri arasından seçilecek bilgelerden de söz etmişsiniz. O kadar çok bilgeyi nerede bulacağınızı, dahası, onları kimin, nasıl tefrik edeceğini merak ediyoruz
[Bilge:
Her şeyi bildiği gibi, bildiği şeyleri de iyi ve sağlam bilen, bilgisini kendisi ve başkaları için en yararlı biçimde kullanabilen, iyi ahlaklı, olgun kimse.
Bilgelik:
(1) Bilge kimsenin taşıdığı nitelik, (2) fels Herkesin ulaşamadığı, derin, kapsamlı, bütünsel bilgi. HİKMET. (3) Kendini tanımanın bilgisi VUKUF]
Ayrıca, her ülkede, bağımsız “Bilimsel Araştırma ve Çalışma Gurupları” kurulmasından ve Birleşmiş Milletlere bağlı “Su Kaynaklarını Araştırma ve Yaratma Gurubu” gibi oluşumlardan da söz etmişsiniz. Zor ki zor... “Bencillik Virüsü” adam ayırmıyor.
Dünya silah sanayi ve teknolojisinin kontrol altına alınmasını da önermişsiniz. Bu sektörün ürettiği silahların akıl almaz özellikleri dikkate alındığında, “pes” dememek, umutsuzluğa kapılmamak için “sencil varlık” olması gerekiyor insanın.
Küresel felaket, kıtlık ve açlığı önlemekle ilgili önerileriniz de, “keşke” ya da “nerde o günler” dedirten “iyi düşünceler” olmaktan öte bir anlam taşımıyorlar, bizce,..
”Tüketim bağımlısı” olan “bencil varlıklar”ın “enerji talebi” hiçbir şekilde karşılanamayacağından “alternatif enerji” arayışlarının da, ne yazık ki, “abesle iştigal” olacağını düşünüyoruz.
“Dünya Barışı Grubu” kurma önerinizi de, hoş görünüze sığınarak, kâğıt üzerinde kalmağa mahkûm bir düşünce olarak nitelemek durumundayız…
Yazınızda “Evrensel İnsan”dan söz etmişsiniz. Ruhbilim Uzmanı Sayın Ergün Arıkdal’ın “Evrensel İnsan” adlı kitabında, “bencil varlığı”, (Ruh ve Made yayınları) özetle: “İnsanoğlu nefsaniyet mağdurudur. Nefsinin kölesidir” şeklinde tanımladığı görülüyor.
Yine yazınızda sözünü ettiğiniz Jim Rohn’un dediği gibi, “Yeteri Kadar Nedenimiz” var ama, başka bir özelliğimiz de var: “Nefs”imizle, kendimizle baş edemiyoruz, henüz; BENCİL VARLIKLARIZ HEPİMİZ...
Sayın Nart,
Açıklanan nedenlerle, başta sözü edilen, örneği ekte görülen, “Yurtta Barış Dünyada Barış Çağrımız”ı değerlendirmenizi, uygun görürseniz, geliştirilmesi için katkıda bulunmanızı istiyoruz.
Saygılarımla.
Galip BARAN, Bilinçolog
HABİTAT Mevlana, Bilinç, Sencillik ve “Yurtta Barış Dünyada Barış” Kozaları Kolaylaştırıcısı
EK:

YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ
ÇAĞRISI
Bizler; birkaç yıl önce, iklim değişikliğinin, açlığın, susuzluğun, yolsuzlukların, dünyanın yaşanılamaz hale gelişinin, “eşref-i (!) mahlûkat” olduğu söylenen ya da olacağı beklenen iki ayaklının “bencil bir varlık” oluşundan kaynaklandığının farkına vardık.
UYANDIK…
Ben, uyanışımı, İstanbul ve Bodrumda gerçekleştirilen, hedefleri: ”yaşanabilirlik”, “sürdürülebilirlik” ve hakçalık” ve ilkeleri: “yönetişim”, “yapabilir kılma”, “katılımcılık” ve “çözümde ortaklık” olarak belirlenen HABİTAT Konferanslarını izleyen yıllarda yaptığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarımıza borçluyum. Çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve “her şeyi devletten bekleme alışkanlığı” gibi alanlarda yaptığımız, gördüğü işlev nedeniyle “Sencilleştirici eğitim” olarak tanımladığımız o çalışmalar, diğer taraftan, kendimizi tanımamızı da sağladı.
İnsanın, “sencil bir varlık” olmak için çalışmadıkça, “nefs”in kölesi olmaktan kurtulamadıkça özgürleşemeyeceğini, demokratikleşemeyeceğini, insanlaşamayacağını; “yaşanabilir bir dünya”nın, ”sürdürülebilir bir yaşam”ın, “hakça bir düzen”in, ve de, ne “yurtta” ne de “dünyada barış”ın gerçekleşemeyeceğini aynı çalışmalarda öğrendik. O çalışmalarda yer almasaydım, çokları gibi, ben de, “barışı isteyen ama bu bağlamda -üste düşen-den bihaber birisi” olmayı sürdürecektim…
Bizler; o çalışmalar sayesinde “sencil bir varlık” olma yolunda küçümsenemeyecek bir yol aldığımıza; böylece havasını solumamıza, suyunu içmemize, toprağından beslenmemize karşın nankörce sömürdüğümüz, yaşanabilirliğini yitirmesine omuz verdiğimiz dünyaya borcumuzu ödemeğe başladığımıza inanıyoruz…
Ben bir memur emeklisiyim.
Yaklaşık bin YTL emekli maaşı alıyorum.
Benden daha az alanlar aklıma geldikçe kendimden UTANIYORUM.
Bunu “hakça bir düzen” ilkesiyle bağdaştıramıyorum. Bu ilke yaşama geçmedikçe “ne yurtta ne de dünyada barış”ın gerçekleşemeyeceğine inanıyorum.
Utanma duygumun gelişmesini yukarıda sözü edilen çalışmalara borçluyum.
NE MUTLU UTANABİLENE…
Amerika’da yayınlanan bir psikoloji dergisinde “utanma duygusu”nun insanı insan yapan değerlerin başında geldiğini; ünlü bir hukuk adamının, aynı konuda, Cumhuriyet Gazetesinde yer alan bir yazısında “utanma duygusu olmayana insan bile denemez” dediğini okumuştum…
“Yasalara saygı alışkanlığı” oluşturmak için başlattığımız “okul dışı eğitim” çalışmalarında kullandığımız, “sosyal yaptırım” olarak tanımladığımız yöntemde, bizler de aynı duygudan yararlanıyoruz. Bu duyguyu -sosyal yaptırımı - kırmızıda geçenleri - yasalara uymayanları - anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki göstermeyecek şekilde uyarmak” şeklinde tanımlıyoruz…
“Sencil bir varlık” olmak, “yurtta ve dünyada barış” için çalışmak, yaşam biçimimizde kökten değişikliklere yol açtı. Yeni bir “bilinç” anlayışı geliştirdik. Yıllardır devam eden bu çalışmanın geldiğimiz aşamasında “kansız bir devrim”i geçekleştirdiğimizi, “barış güvercinleri” olduğumuzu düşünüyoruz…
“Kansız devrim”i merak edenleri, özellikle de “izindeyiz” diyenleri, aşağıdaki yazıyı okumaya ve “barış için çalışma”ya çağırıyoruz.
Atatürk’ün “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” öneri ve öğütleri
* Kendiniz, şahsınız için değil, mensup olduğunuz ulus için elbirliği ile çalışınız. Çalışmanın en yükseği budur.
* Bir adam ki memleketin ve milletin saadetini düşünmekten ziyade kendini düşünür, bu adamın kıymeti ikinci derecededir.
* En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır.
* Dünya uluslarının mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi dirliği ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir.
* Bütün insanlığı bir tek vücut ve her milleti de o vücudun bir parçası gibi düşünmemiz icabeder.Dünyanın bir yerinde bir hastalık çıkmışsa, bundan bana ne diyemeyiz.. Böyle bir hastalık varsa. Bu içimizde çıkmışçasına, bizi de ilgilendirmelidir.
* Şuna inanıyorum ki, eğer sulh isteniyorsa, toplumların durumlarını iyileştirecek milletlerarası tedbirle alınmalıdır. İnsanlığın tamamının refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları, haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir. (Yukarıda sözü edilen “okul dışı eğitim”i Atatürk’ün işaret ettiği türden bir eğitim olduğunu düşünüyoruz)
* Bütün insanlığın varlığını kendi şahıslarında gören adamlar bedhahtırlar. Besbelli ki o adam fert sıfatıyla mahvolacaktır. Her hangi bir şahsın, memnun ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmaktır. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı, mutluluğu için çalışmakta bulunabilir.
Galip BARAN-Bilinçolog
HABİTAT Mevlana, Bilinç, Sencillik ve “Yurtta Barış Dünyada Barış” Kozaları Kolaylaştırıcısı

10 Kasım 2008 Pazartesi

YURDU VE MİLLETİ ÖZÜNDEN ÇOK
SEVMEYİ ÖĞRENMEK İSTEYENLER İÇİN

MÜFREDAT PROGRAMI (*)
Ben ……. ……..
BUNDAN BÖYLE:
(A)
Aşırı tüketmeyeceğime,
Vergi kaçırmayacağıma,
Çevreyi kirletmeyeceğime,
Milli servete zarar vermeyeceğime,
Trafik kurallarını çiğnemeyeceğime,
Rüşvet vermeyeceğime/almayacağıma,
İmar yasasına aykırı işler yapmayacağıma, İş ahlakının korunması için çaba göstereceğime,
Toplum sağlığına aykırı alışkanlıklar edinmeyeceğime,
“Her şeyi devletten bekleme alışkanlığı”mı terk edeceğime,
Diğer deyişle, KIRMIZIDA DURACAĞIMA,
(B) : Sayılan alanlarda KIRMIZIDA GEÇMEK isteyenleri, SOSYAL YAPTIRIM olarak bilinen yöntemle uyaracağıma,
(C) : Uyardıklarına, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını önereceğime,
SÖZ VERİYORUM.
=============
KIRMIZIDA DURMAK: Her türlü yanlış, iş, davranış ve haksızlıktan kaçınmayı, eşdeyişle, “bencilce yaşamak”tan vaz geçmeyi öngören bir “İLKE” dir.
SOSYAL YAPTIRIM : “Kırmızıda geçmeğe kalkışanı, eşdeyişle, bencilce davrananı, anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak” tır.
(*) : Bireye nefsiyle nasıl savaşacağını öğreten bu MÜFREDAT, Atatürk’ün onayı alınarak yayınlanmıştır.

Galip BARAN
Rektör
Bilinç Üniversitesi / Turgutreis-BODRUM
TEL: (0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com / galipbaran@mynet.com
WEB:
www.turkcelil.com, http://www.galipbaran.blogspot.com/

20 Ekim 2008 Pazartesi

"YARGITAY BAŞKANI'NA AÇIK MEKTUP VE ÇAĞRI"

Hasan GERÇEKER
Yargıtay Başkanı
KONU: “Bilinç Yoksulu” bir toplumda “Yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini hayata geçirme sorunumuz.
Sayın Hasan GERÇEKER
Bizler; çevre, tüketim, trafik, sağlık, vergi, rüşvet, iş ahlakı, milli servet, imar ve her şeyi devletten bekleme alışkanlığı v.b. alanlarda yıllardır yapmakta olduğumuz, yaşam tarzımızda “DEVRİM” niteliğinde değişikliklere yol açan “okul dışı eğitim” çalışmalarında “yeni bir bilinç” anlayışı geliştirdik. Bilinç kavramını sorumluluk kavramıyla bütünleştirdik. Somutlaştırdık. Bu sonucu “Yasa Bilinci” olarak açıklayıp tanımladık.
1996 yılında, Bodrum’da, “Trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım” çağrısından esinlenerek, Trafik Yasası’nın yayalarla ilgili trafik ışıklarıyla donatılmış kavşaklarda başlattığımız çalışmada geliştirdiğimiz, “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin uygulamasında edindiğimiz birikimden yola çıkarak geliştirdiğimiz; “Trafik Bilinci”ni: “Trafik Yasası’nın kurallarının tümüne, aynı özen ve duyarlıkla uyulmasını ve uymayanların uyarılmasını öngören bir kavram” şeklinde ifade ettik.
Trafik Yasası’nın sürücülerle ilgili kırmızı ışık kuralına uyan sürücülerin, yaya iken (genelde herkesin) aynı yasanın yayalarla ilgili kırmızı ışık kuralına uymadıkları, uysalar bile uymayanları uyarmadıkları gerçeği ve trafik kazalarında “insan kusuru”nun % 95 düzeyinde olduğu dikkate alındığında, “Trafik Bilinci”nden bi-haber bir toplum olduğumuz kolayca görülür.
Böylece bizler, bu durumu ve bilincin bütünsel bir kavram olduğu gerçeğini dikkate alarak yaptığımız değerlendirme sonucunda, “bilinç yoksulu” bir toplum olduğumuza inanmış ve ifade etmiş bulunuyoruz…
Diğer taraftan, ben, birey olarak, bu çalışmalarda yer alanlar arasında, bir emekli (koşulları en uygun kişi) olarak, bütün zamanımı harcayarak sürdürdüğüm bu etkinliklerin bir aşamasında, “Yasa Bağımlısı” olduğumun farkına vardım.
Bodrum’da uygulamaya koyduğumuz projenin Ankara, İstanbul, İzmir başta olmak üzere, Anadolu’nun pek çok kentinde gerçekleştirdiğimiz etkinliklerinde; rütbeli-rütbesiz her kesimden polislerin, askerlerin, hatta deneyimli avukatların bile kural çiğnediklerini, trafik suçu işlediklerini gördük.
Onları; “Yeşili Bekle, lütfen” ve “Sağdan lütfen” yazılı pankartlarla gerçekleştirdiğimiz uygulamalarda, bazen, “Sosyal Yaptırım” olarak tanımladığımız, bireyin “utanma duygusu”nu hedef alan bir yöntemle, sessizce; bazen de, “Komiserim! Yüzbaşım! Memur bey! Trafik suçu işlediniz! “ diyerek, megafonla seslenerek uyardık.
Uyarılanların bazılarının “bizi utandırdınız” diyerek, bazı trafik polislerinin, “bir daha olmaz” diyerek, ancak gülümseyerek gösterdikleri tepkiler karşısında; devlet kuramının “olmazsa olmaz”ı bir kavram olduğuna inandığımız YASA konusunda bir “BOŞLUK” yaşandığını, bu nedenle işlevsel bir görev yapmakta olduğumuzu anladık.
Zaman zaman gözaltına alındığımız bu çalışmalarda yasa ve bilinç konularında edindiğimiz, birikimimizi üst düzey yetkililere anlatamamanın ve yukarıda sözü edilen “trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması için Milli Eğitim Bakanlığına yaptığımız başvurulardan sonuç alamamanın üzüntüsünü yaşarken, basında yer alan haberlerden (*), Yargıtay Üyelerinin de trafik suçu işlediklerini öğrendiğimizde, hiç şaşırmadık…
Sözü edilen çalışmaları yaparken, bir başka “BOŞLUK”u doldurmuş olduğumuzun; öğrencilik günlerimizde, her sabah, okulda, bir ağızdan bağıra çağıra dile getirdiğimiz, “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesini hayata geçirdiğimizin farkına vardık.
O ilkenin hayata geçemeyişinin “bencil varlıklar” oluşumuzdan kaynaklandığını ve “bencil varlıkları”ın, yurdu ve milleti “özleri kadar” bile sevemeyeceklerini de aynı çalışmalarda öğrendik…
Sayın Başkan,
Bizler; “yurdu ve milleti özden çok sevme” ilkesinin hayata geçirilmesi için gereken çaba gösterilmedikçe;
(a) “Yurtta Barış”ın gerçekleşemeyeceği,
(b) “Muasır Medeniyet”i aşamayacağımız,
(c) Atatürk’ün açtığı yolda gösterdiği hedefe yürüyemeyeceğimiz,
(d) “Birlik beraberlik” ya da “tek yürek” olma söylemlerinin nutuklarda kalacağı,
(e) “Cumhuriyet’in ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızları” olamayacağımız gerçeğini İDRAK ETMİŞ BULUNUYORUZ.
Bize göre; sözü edilen ilkenin hayata geçebilmesi için ilk ve orta öğretim okulları müfredat programına “uygulama dersi” olarak konulması talebiyle M.E.Bakanlığına başvurusunu yaptığımız ,“trafik terörüne son verme ve demokrasiyi tabana yayma” projemizin uygulamaya konması yeterlidir.
Sözü edilen ilkeyi hayata geçirebilme çabamızda bize destek vermenizi, yardımcı olmanızı, bizlerle işbirliği yapmanızı bekliyoruz.
Saygılarımızla
Galip BARAN
Rektör; Bilinç Üniversitesi - Turgutreis-BODRUM
TEL: 0252.382 34 77 -0535.844 84 76
E-posta:
galipbaran@ttmail.com, galipbaran@mynet.com
WEB: www.galipbaran.blogspot.com, www.bilinc-universitesi.blogspot.com, www.turkcelil.com, www.internethaber.eu,
(*) : Yargıtay Üyeleri Trafik cezası ödüyor. Akşam Gazetesi/ 27 Eylül 2008
Yargı soluduğumuz hava kadar önemlidir. Her fırsatta yargı mensuplarının dokunulmazlığı olduğu ileri sürülür. Yargı bağımsızlığı ve hakim teminatını güvenceye alan düzenlemeler dokunulmazlık olarak algılanmamalı. Hakimlerin trafik cezası bile ödemediği yazılıp çiziliyor. Böyle bir şey olabilir mi? Trafik ihlali yapan Yargıtay üyeleri hakkında kesilen cezalar, 1’ Başkanlık Kurulu’na geliyor. Nerdeyse her hafta 4-5 Yargıtay üyesi arkadaşımıza, trafik cezasından kaynaklanan ödeme emri çıkartıyoruz.

18 Ekim 2008 Cumartesi

FARZ'LAR....
Sayın Prof. Dr. Süleyman Ateş,
Bodrum’un Turgutreis beldesinde yaşayan bir adam tanıyorum.
Bu adam:
* Çevreyi kirletmiyor, aşırı tüketmiyor, trafik kurallarını çiğnemiyor, sağlığa aykırı alışkanlıkları önlemeğe çalışıyor, vergi kaçırmıyor, rüşvet vermiyor-almıyor, iş ahlakının korunması için çaba gösteriyor, milli serveti koruyor, imar yasasına aykırı işler yapmıyor, her şeyi devletten beklemiyor, eşdeyişle, KIRMIZIDA DURUYOR.
* Sayılan alanlarda KIRMIZIDA GEÇMEK isteyenleri, SOSYAL YAPTIRIM olarak nitelediği bir yöntemle UYARIYOR.
* Uyardıklarına, kendilerinin de başkalarını aynı yöntemle uyarmalarını ÖNERİYOR.
* Ülkeyi yönetenlerin canını sıkan bu etkinlikleri “Okul dışı eğitim” olarak TANIMLIYOR.
* Bireyi erdeme yönlendirdiğini savunduğu bu çalışmaları ülkeyi yönetenlerin engellemelerine karşın, yıllardır, inatla SÜRDÜRÜYOR.
* “KIRMIZIDA DURMAK”, “Her türlü yanlış, iş, davranış ve haksızlıktan, kaçınmayı, öngören bir ilke”dir DİYOR,
* SOSYAL YAPTIRIM’ı, “Kırmızıda geçmeğe kalkışanı, anında, yüzüne karşı, utanmaktan başka bir tepki gösteremeyecek şekilde uyarmak” olarak NİTELİYOR,
Sayın Ateş,

Ülkeyi yönetenlere rağmen, çalışmalarına,
ölmek var dönmek yok
diyerek devam eden bu adamı izleyen vatandaşların bazıları, ona;
herkes senin gibi olsa”, “senin gibilerin sayısı çoğalmalı”, “senin hakkın ödenmez”, “sen ibadet ediyorsun”, “sen insanlık için çalışıyorsun”, “Allah senden razı olsun”, “babana rahmet
benzeri övgüler yağdırıyorlar.
Bir gün heykelini dikecekler”, “en azından bir sokağa adını verecekler”
diyenler, türlü ikramlarda bulunanlar oluyor.
Diğer taraftan, seyrek de olsa, anasına küfredenler hatta yumruklayanlar olduğunu da biliyorum…
Yeri geldiğinde, “yaşamım dinimdir” diyen bu adamın çabasını değerlendirmeğe çalışırken, aklıma farz-ı ayn ve farz-ı kifaye olarak bilinen dinsel kavramlar geldi…
Gerçekten “insanlık için” çalıştığı dikkate alındığında, bu adamın yaptıklarını farz-ı kifaye şeklinde değerlendirmek mümkün müdür?
Aydınlatırsanız sevinirim.
Galip BARAN
Rektör: Bilinç Üniversitesi, Turgutreis-BODRUM
TEL
:0252) 382 34 77 / (0535) 844 84 76
E-posta: galipbaran@ttmail.com
www. bilinc-universitesi.blogspot.com, http://www.internethaber.eu/

8 Ekim 2008 Çarşamba

İŞTE DEVLET ADAMI...
ONDAN SONRA BÖYLE BİR DEVLET ADAMI GELMEDİGİ İÇİN
SÜRÜNÜYORUZ.
**Galip BARAN seçimi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Baş Yaveri Salih Bozok anlatıyor:
"Baskumandan, dusmandan kurtardigi Izmir'de gecirecegi ilk geceyi yasiyordu.
Mustafa Kemal Pasa İzmir'de ilk gecesini calisarak gecirdi. Zengin bir sofra hazirlandigi halde ufak tefekle karnini doyurdu ve gec vakitlere kadar calisti.
Ertesi sabah erkenden uyandik.
Hafif bir kahvaltidan sonra vilayet konagina gittik. Vali, Ingiliz konsolosu ile konusuyordu. Biz gelince vali ayaga kalkti ve konsolos ile Mustafa Kemal Pasa'yi tanistirdi. Konsolos iyi Turkce biliyordu. Pasa valiye sordu.
-'Konu nedir ?'
Vali anlatti:
-'Sayin konsolos, ingiliz tebasi vatandaslarla rum ve ermeni azinligin guven altinda olup olmadigindan endiseleniyorlar. Ben kendilerine herkesin guven altinda oldugunu bildirdim'. Mustafa Kemal Pasa konsolosun turkce bildigini biliyordu, buna ragmen kendisine valiyi muhatap aldi:
- 'Ee, peki daha ne istiyormus ?' Bu soruya konsolos turkce cevap verdi:
-'Tebamiz icin hukumetinizden yazili teminat istiyorum !'
Pasa:
-'Ne yani, Yunanlilar zamaninda siz tebanizi daha emniyette mi goruyordunuz> ?'
Konsolos, kasilarak:
-'Evet' dedi, 'Yunanlilar buradayken tebamizi daha emniyette goruyorduk.'
-'Oyleyse buyrun, tebanizla birlikte Yunanistan'a gidin, efendim !'
Konsolos sinirlenerek sesini yukseltti:
-'Yani majestelerimin hukumetine savas mi aciyorsunuz ?'
Pasa:
-'Siz kiminle neyi konustugunuzu biliyor musunuz ? Ben Millet Meclisinin baskani ve Turk ordulari baskomutaniyim. Savas acmaya da baris yapmaya da tam yetkiliyim. Peki siz kimsiniz ?! Hukumetiniz adina savas ve baris> gorusmeleri yapmaya yetkili misiniz ? Boyle bir yetkiniz varsa goruselim. Yoksa (eliyle kapiyi gosterdi) buyurunuz disariya, efendim !..'
Konsolos, Mustafa Kemal Pasa'nin son sozleri uzerine sapsari kesildi ve tek bir kelime soylemeden kapidan cikti gitti. Mustafa Kemal Pasa, adamın arkasindan valiye dondu:
-'Bunlara yuz vermeyin vali bey ! Bir donanma onunde pisacak, bir blof karsisinda yelkenleri suya indirecek bir devletcik saniyorlar bizi ! Kustahlik derecesine bakin, bana 'savas mi aciyorsunuz ?' diye soruyor.> Barut kokan bir odada adamin sordugu seye bak !..
Savas halinde degiliz sanki !'
Birkac saat sonra, Ingiliz donanmasi komutani hukumet konaginin kapisindan girerek Mustafa Kemal Pasa'nin odasina yoneldi. Nazik fakat ofkeli bir hali vardi. Rusen Esref kendisine ne istedigini sordu.
-'Baskomutan Mustafa Kemal Pasa ile gorusmek istiyorum !..'
Birlikte odaya girdiler, kapi kapandi.
Amiral:
-'Cok guc kosullar altinda bir savas kazandiniz, sizi asker olarak> ictenlikle kutlarim. Canakkale'deki basarinizi rastlantiya borclu olmadiginiz kanitlandi boylece. Buyuk bir askerle tanistigim icin memnunum.' diyerek ovguler yagdirmaya basladi.
Pasa, bikkin bir ifadeyle:
-'Bunlari gecin amiral. Cok isimiz var. Asil konuya gelin' dedi..
Amiral bu tavir karsisinda bocalayarak konuya girdi:
-'Izmir'de tebamiz ve sizin azinliklariniz ermeniler, rumlar var. Yeni> askeri yonetim altinda bu insanlarin statusu nedir? Guvende midirler ?..'
-'Hic kuskunuz olmasin amiral. Tebaniz ve azinliklar hukumetimizin korumasi altindadir. Suc islemeyenler, kendilerini guvende sayabilirler'
-'Peki suc isleyenler ?
-'Suc isleyenler sayin amiral, muhtemelen sizin ulkenizde de oldugu gibi, adaletin huzuruna cikar. Suclu olanlar, cezalarini cekerler.'
-'Fakat Pasa Hazretleri, fevkalade gunler gecirdik. Yunan ordusundan cesaret alan rumlar simariklik yapmis olabilir. Bugun bu insanlar yerli halkin dusmanligi ile yuz yuzedirler. Ermenilerin biliyorsunuz buyuk bir bolumu> goce zorlandi ve onemli bir bolumu hayatlarini kaybetti. Bu ruh haliyle Yunan ordusu ile isbirligi yapmis, bazi Turklere zor gunler gecirtmis olabilirler. Bunlar, fevkalade gunlerin olaylaridir, bagislanmasi, hos> gorulmesi gerekir. Eger bu kisiler halkin husumetine birakilacak olursa, butun dunya aleyhinize kiyameti koparir !..'
Son cumleye kadar amirali sakince dinleyen Mustfa Kemal Pasa, 'dunyanin koparacagi gurultu' ile tehdit edilince amiralin sozunu kesti:
-'Ustunluk pozunuzu derhal bir kenara koyunuz amiral ! Milletleri tehdit> etmekten de vazgeciniz. Ingiltere ve muttefiklerinin kiyamet koparip koparmayacagini dusunmem bile ! Bunlar memleketin dahili isleridir ve de sizin bu islere karismaniza musaade etmem. Majestelerinin devleti bizim azinliklarla ugrasmaktan vazgecsin. Kim ki bize saygi beslemez, bizden de saygi beklemeye hakki olmaz. Amiralin yuzu bembeyaz oldu:
-'Ingiliz hukumetinin tebasini her yerde koruma hakki devletler hukuku teminati altindadir. Avrupa devletleriyle birlikte arkaladigimiz rum ve ermenilerin guven icinde bulundurulmasini sadece rica ettik. Yoksa biz bu> guvenligi saglayacak gucteyiz...
Pasa: -'Arkaladiginiz Yunan ordusunun denizde yuzen cesetlerini herhalde gormus> olmalisiniz. Ordumuz asayisi saglamistir. Izmir limanini donanmaniza kapatiyorum. Isterseniz, tebanizi gemilerinize doldurabilirsiniz. Donanmanizin en kisa zamanda limani terk etmesini istiyorum !' Sert sozler karsisinda amiral ne yapacagini sasirdi:
-'Ingiltere'ye savas mi aciyorsunuz ?'
Pasa:
-'Savas acmak mi ? Siz yoksa Sevr antlasmasinin halen yururlukte oldugunu mu saniyorsunuz? Biz onu coktan yirtip attik bile. Karsimda serbestce oturusunuzu, sizi konuk saymama borclusunuz ! Fakat nezaketimizi kotuye kullanmaniza musaade edemem. Su anda hukuken 'baris antlasmasi yapmamis' iki devletiz. Savas hukuku halen yururluktedir. Gemilerinizi derhal karasularimizdan cekmenizi size tekrar ve son defa ihtar ediyorum !...'
Bir balmumu heykeline dondu amiral...
Sert adimlarla girdigi Mustafa Kemal Pasa'nin odasinda oturdugu sandalyede kuculdukce kuculdu ve sonunda kekeleyerek:
'- Affedersiniz !' dedi, yerlere> kadar egilerek geri geri kapiya gidip disari cikti.
Olay kisa sure icinde sehirde duyuldu...Ingiliz ve Fransizlar kendi uyruklarini gemilere bindirmeye basladilar. Birkac saat sonra da sessizce cekilip gittiler..."